|
Gökçe Fırat |
Neden Milli Mücadele Derneği (1) Gerileme ve çöküş 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölümü ile başlayan dönem Türkiye için bir gerileme dönemidir. Bu gerileme döneminin önemli kilometre taşlarını şu şekilde sıralayabiliriz. 1950: Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi. 12 Mart 1971: 27 Mayıs atılımlarına son veren faşist darbe. 1980: 12 Eylül Amerikancı-faşist darbesi. 1984: Özal’la birlikte başlayan Amarikancılaşma dönemi 1994: Refah Partisi’nin belediye seçimlerini kazanması 3 Kasım 2002: AKP’nin iktidar olması. Bu gerileme döneminin bir sonraki durağının ne olacağı ise günümüzün en önemli meselesidir: Mayıs 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimi. Asıl önemli olansa bu gerileme döneminin temel dinamiklerini ortaya koymatır. Atatürk sonrası gerileme döneminin altında yatan en temel süreç Batılılaşmadır. Daha Atatürk’ün ölümünün hemen ardından İnönü döneminde başlayan Batılılaşma dönemi 1938-2002 arasındaki 50 yıllık dönemin en temel belirleyenidir. Bu Batılılaşma sürecinin sacayağı ise şu şekilde kurulmuştur. 1- Ekonomik alanda: Marshall Yardımları ile başlayan daha sonra IMF ve Dünya Bankası ile devam ettirilen Batıya borçlanma ve ekonominin bu borçlanma ile yönlendirilmesi. Batı ile kurulan bu borçlanma ilişkisinin sonucunda Türkiye bugün sanayileşememiş, çağdaş teknolojiye erişememiş, tümüyle Batıya bağımlı bir geri ekonomiye mahkum edilmiştir. 2- Siyasal alanda: Çok partili rejim ile başlayan parlamenter demokrasi ile tümüyle Batılı devletlere bağımlı bir siyasal partiler yapısı kurulmuştur. Partilerin adları değişse de temel belirleyen Batılı ülkelerden alınan destektir. Günümüzde ABD’nin ya da AB’nin desteğini almadan bir siyasal partinin iktidara gelmesinin imkânı olmadığı gibi, iktidarda kalmanın tek koşulu da ABD ve AB’ye tam itaat etmektir. 3- Askeri alanda: Batı müttefikliğinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan NATO sürecinde Türk Ordusu, milli bir ordu olma vasıflarından soyutlanarak Batı dünyasının bir koruyucu birliğine dönüştürülmüştür. Fakat burada asıl kayıp Batıya korumalık yapmak değil, kendini korumak olan asli görevin Batıya müttefiklik karşılığında bırakılmasıdır. Kendi silahını yapamayan, kendi kararlarını alamayan bir askeri bilanço önümüzde durmaktadır... ... Bu üç düzlemde de Batıya teslim olan Türkiye açısından gelinen nokta sadece bir gerileme değil, aynı zamanda toparlanma, silkinme ve kalkınma potansiyelinin de yitirilmesidir... Tarih bilinci az çok olanlar için aşikârdır ki gerilemenin sonucunda hiçbir zaman toparlanma ya da yeniden yükseliş gelmez. Gerilemenin önlenemeyecek sonucu, çöküş ve yıkılmadır. Türkiye açısından en önemli mesele bugün gelinen noktanın Türkiye Cumhuriyeti’nin gerileme dönemine son verecek bir çöküş dönemi olduğunun korkusuzca tespit edilmesi ve alınacak önlemlerin de bu tespit üzerine oturtulmasıdır. İşte Milli Mücadele Derneği bu tespiti yapanlar tarafından kurulmaktadır...
Mustafa Kemal’de kuşatma ve çöküş kavramları Ülkemizde son dönemde çok sık telaffuz edilen bir kavram var: Kuşatma. Kuşatma kavramı Türkiye’nin çeşitli dış güçler tarafından bir kuşatmaya alındığını tespit için kullanılıyor. Bu güçler ise ABD ve AB’dir. Ancak bu kuşatma kavramının ne şekilde gündeme geldiğini hatırlatmakta yarar var. AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından 24 Şubat 2003 tarihli sayımızda bu sütunda Mustafa Kemal’den bir alıntı yaparak Türkiye’nin geldiği nokta ile bir karşılaştırma yapmıştık. Mustafa Kemal Paşa şunları diyordu: “... Birinci derecede Kafkas planını ve ikinci derecede içerdeki çöküntüyü sağlamaya gerekli zamanı İtilaf Devletleri ancak zayıf, kararsız hükümetler sayesinde elde edeceklerdir. Çünkü bu gibi hükümetler İtilaf’ın baskılarına baş eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladıkları gibi, kamuoyunu da devamlı surette korku ve endişe içinde tutarak, resmi veya resmi olmayan kararların alınmasına kesin şekilde engel olurlar. Bundan başka İtilaf Devletleri İstanbul’un önemli şahsiyetleriyle içte ve dışta doğrudan doğruya ilişki kurarak, millete devamlı açık olmayan doğru bulunmayan ümitler telkin etmektedirler. Bu telkinler zayıf hükümetin sağladığı zamanı artırmakta ve faaliyetleri kolaylaştırmaktadır. Bu şekilde kazanılan zamandan istifade ederek İtilaf Devletleri sonuçta Türkiye’nin kuşatılmasını ve içeriden çökertilmesini tamamlayacaklar, sonra maskelerini birden bire atarak İstanbul’da geniş çaplı tutuklamalara Türkiye’nin çeşitli cephelerinde yığınaklara ve kuşatma tedbirlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü özelliği taşıyan barış şartlarını tebliğ edeceklerdir.” Mustafa Kemal Paşa bu tespitleri Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinin hemen ardından yapıyordu. Metni dikkatlice okuyacak olursak kuşatma kavramının derinliği iyi anlaşılacaktır: Düşman bir ülkeyi kuşatırken aynı anda içeride kendisine bağlı zayıf bir iktidara gereksinim duyar. Bu zayıf iktidara her istediğini yaptırır. Böylece ülkeyi asıl çökerten kuşatma sonunda gelen bir işgal bile olmayabilir; ülke içerden de çökertilebilir. Bizler TÜRKSOLU’nda bugünleri öngörerek Mustafa Kemal’den bir hatırlatma yaptıktan 4 yıl sonra geldiğimiz noktayı gözden geçirelim. Dışardan kuşatma, sadece Batılı devletlerin Türkiye’yi siyasal yönden kuşatmasının ötesine geçmiş bulunmaktadır. AB süreci ile girilen dönem zaten Batılıların Türkiye’ye isteklerini bildirdikleri ve bu istekleri/tavizleri “AB’ye almayız” yaptırımı ile uygulattıkları bir dönemdi. En son AB İlerleme Raporu’nda gelinen nokta Kıbrıs’ın verilmesi noktasıdır. Unutmayalım Batı bunları sadece siyasal bir kuşatma ile elde etti. Çünkü içerde Batıya taviz verecek zayıf ve işbirlikçi bir iktidar vardı: AKP. Fakat kuşatmanın en önemli halkası da bu dönemde başladı. ABD’nin Ortadoğu’ya saldırısı ve Irak’ı işgali ile birlikte Türkiye ABD tarafından askeri olarak da kuşatmaya alındı. ABD’nin gerek Balkanlar’daki gerek Karadeniz’deki gerekse Kafkaslar’daki askeri yığınağı ile Güneyimizdeki üslenmesi birleştirildiğinde Türkiye’nin dörtbir yanının ABD’nin askeri gücü tarafından ablukaya alındığı en önemli somut gerçekliktir. Hiçbir ülke böylesi somut bir tehlikeyi görmezden gelemez. İşte Milli Mücadele Derneği bu tehlikeyi tespit edenler tarafından kurulmaktadır... Dışımızdaki düşman-içimizdeki düşman Türkiye’de çok uzun yıllar sonra tek parti iktidarı kuruldu. Bugünkü iktidar Meclis’in %75’ini denetleyen bir iktidardır. Bu anlamıyla zayıf değil güçlü bir iktidardır. Fakat bu durum Türkiye için çok daha büyük bir olumsuzluk getirmektedir. AKP iktidarı Türk halkına karşı güçlüdür ama Batıya karşı zayıftır. Çünkü AKP’yi kuran da, destekleyen de, ayakta tutan da Batıdır. Batıya gebe AKP bu nedenle Türk halkına karşı güçlü olmak zorundadır. Dört yıllık AKP iktidarının bilançosu Batının her istediğini yerine getirmektir. Bunu ise ancak dışarıya karşı zayıf, içeriye karşı güçlü bir iktidar yapabilirdi. İşte Türkiye’nin kuşatılmasında AKP iktidarının rolü bu olmuştur. Dışarıya karşı zayıflıkları verilen tavizleri kısaca hatırlayalım: 1-) Kıbrıs’ta Milli Dava bu dönemde terk edilmiştir. Yunan devletinin, Rum yönetiminin politikaları AKP iktidarının dış politika seçeneği haline gelmiştir. 2-) Kuzey Irak’ta bir kukla Kürt devleti kurulmuştur. Türkiye’nin en önemli kırmızı çizgisi bu şekilde terk edilmiştir. Kuzey Iraklı Kürt aşiretlerinin idealleri AKP iktidarının politikası haline gelmiştir. 3-) AB sürecinde yaratılan azınlık tartışmaları ile birlikte Lozan terk edilmiştir. Patrikhane’nin, Ermeni çetelerinin bin yıllık kini ve düşü AKP iktidarının demokratik politikası olmuştur. Kısacası Türkiye’nin düşmanları için yapacak iş kalmamıştır, çünkü bu iktidar bu düşmanlara gerek bırakmamıştır. Artık düşman içimizdedir ve iktidardadır... İşte Milli Mücadele Derneği bu düşmanla mücadele etmek için kurulmaktadır... Toplumsal çözülme, milli yıkım AKP iktidarı altında sadece bir dış kuşatma ve içten çökertme ile karşı karşıya değiliz. Asıl tehlike bunun çok ötesindeki bir toplumsal ve milli çözülmedir. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kurulurken aslında Osmanlı’nın kozmopolit yapısı yerine üniter bir toplumsal yapı kuruyordu. Bunun nedeni ise Osmanlı’nın çöküşünden çıkarılan derslerdi. Osmanlı’nın yıkımı emperyalist devletler tarafından gerçekleştirilmişti ama bu operasyon için uygun bir toplumsal dağılma vardı ortada. Batı, etnik bir operasyonla Osmanlı’daki dinsel ve milli azınlıkları kışkırttı ve ayaklandırdı. Böylelikle büyük Osmanlı coğrafyası bir mozaik gibi parçalarına ayrıldı. Elde kalan son parça ise Anadolu’ydu. Burada da Rumlar, Ermeniler, Kürtler kışkırtılarak bir Sevr tezgahlandı. Osmanlı’nın son döneminin aynı zamanda Rum, Ermeni ve Kürt milliyetçiliğinin canlanma dönemi olması bu nedenledir. Yükselen bu milliyetçilikler ayrılıkçı ve bölücü milliyetçilikti. Elde kalan Anadolu da böylelikle parçalanacak, bölünecek ve paylaşılacaktı. Böylesi ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin ortasında toplumsal bağlar kopmuştu. Toplumsal bağın koptuğu yerde devlete sadakatin devam etmesinin anlamı da yoktu. Böylelikle Anadolu’da toplumsal ayrışma ile birlikte devlet çöküyordu. Bugünkü durum açısından Sevr tehlikesini yaratan ve eskiyi hatırlatan esas neden aynı tür bir toplumsal çözülmenin yaşanıyor olmasıdır. Alt kimlik-üst kimlik, Türkiyelilik, mozaik gibi kavramların ardında yaşanan korkutucu gelişme, 100 yıl sonra Anadolu’da tekrar bir ayrışma ve toplumsal çözülmenin yaşanıyor olmasıdır. Bugünkü çözülmenin ve ayrışmanın öncüsü ise Kürtlerdir. Son 20 yıldır süren PKK terörü ile birlikte başarılamayan, AKP döneminde başarılmıştır. AB Uyum Yasaları adı altında tanınan kimlik hakları ile birlikte, Türk’ten ayrı bir Kürt kimliği yaratılmış ve bu kimliği benimseyenlerin bu vatana, bu devlete, bu bayrağa bir bağlılıkları kalmamıştır. Yaratılan ve kışkırtılan farklı etnik kimlik bir zenginlik değildir tersine bu devletin üniter yapısını dinamitlemektedir. Osmanlı kozmopolit bir imparatorluktu ve etnik-dinsel ayrılıkçılığı bu kozmopolit-mozaik yapısı ile bile durduramadı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin böylesi bir ayrılıkçılığı durdurmasının hiç imkânı yoktur. Kimileri istediği kadar halkların kardeşliği ve demokrasi masalları okusa da dışardan bakıldığında gözlenen ve gizlenemeyen en büyük tehlike bu toplumsal ve milli çözülmedir. İşte Milli Mücadele Derneği bu toplumsal çözülmeye karşı koymak için kurulmaktadır... Dağılan: Türkiye
Toplumsal çözülmenin toplumun farklı tabakalarına ve kesimlerine yansıması ise felaketi gözler önüne sermektedir. Türkiye dışardan kuşatılır, içerden çökertilir ve toplumsal dokusu çözülürken ülke içinde hangi akımların güçlendiğini, hangi akımlarınsa zayıfladığını ortaya koyalım. Türkiye’de Şeriatçı akımlar bütün parçalarıyla birlikte güçlenmektedir. Tüm tarikatlar ve cemaatler özellikle son 15 yılda toplumun önemli noktalarında kurtarılmış bölgeler yaratmışlardır. Fakat bu kurtarılmış bölgeler 12 Eylül öncesinin kurtarılmış mahallelerinin çok ötesindedir. Tarikatlar artık ekonomik bir güç yaratmış, bu ekonomik gücün etrafında bir toplumsal örgütlenme oluşturmuşlardır. Dolayısıyla silaha değil ekonomiye dayanan bir ağ örülmüştür. Bu ekonomik ağın etrafında ise bir toplumsal taban örgütlenmiştir. Şeriatçılığın en önemli kazanımı ise devleti ele geçirmesidir. 1994 yılında belediyeler düşmüştü. 2002 yılında ise hükümet düştü. Bugüne kadarki 13 yılın bilançosu korkunçtur, Türkiye’de her kademede Şeriatçı bir yığılma vardır. Bu yığınak devleti ele geçirmek için yapılan sistemli bir harekettir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti içinde, belediyeleri, iktidarı denetleyen, ekonomiye hakim olan ve kendisini Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Anayasaya, Türklüğe bağlı hissetmeyen bir kesim bulunmaktadır. Bu kesimin oy olarak gücü ise neredeyse %25’lere ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir döneminde bu kadar büyük bir ayrılıkçı kitle bulunmamıştı. ... Bu dinsel ayrışmayı etnik ayrışma tamamlamaktadır. 1980’li yıllardan bugüne devam eden Kürt ayrılıkçılığı da tıpkı Şeriatçı hareket gibi gelişmektedir. 1994 yılında Refah Partisi belediyeleri aldığında yaptıklarını 2003 yılında Güneydoğu belediyelerini ele geçiren PKK’nın yasal partisi DTP aynen yapmaktadır. Refahlı belediyeler nasıl Şeriatçı hareketin beslenme yerleri oldu ise bugün Güneydoğu belediyeleri de aynı şekilde Kürt ayrılıkçılığının beslenme yeridir. Fakat Kürt ayrılıkçılığının Şeriatçıların taktiğini her alanda izlediğini görmekteyiz. Kürt ayrılıkçılığı da tıpkı Şeriatçılar gibi kendisine ait özerk kurtarılmış alanlar yaratmakta ama bu bölgeleri kopararak bağımsızlaşma yolunu değil, tersine merkezi iktidarı ele geçirecek devlete sızma ve ele geçirme taktiği uygulamaktadır. Bu nedenle Kürt ayrılıkçılığı sadece Belediyelerle sınırlı kalmamıştır, Türk devletinin her kademesinde Kürt ayrılıkçılığının militan güçleri kadrolaşmıştır ve kadrolaşmaya devam da etmektedir. Yine Kürtçülerin Şeriatçıları takip ettiği diğer alan ekonomik örgütlenmedir. Düne kadar İslami Sermaye, Yeşil Sermaye olarak adlandırılana benzer bir Kürt Sermayesi örgütlenmiştir. Tıpkı Şeriatçılar gibi Kürt ayrılıkçı hareketi de kendisini Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Anayasaya, Türklüğe bağlı hissetmemektedir. Bu kesimin oy olarak gücü ise neredeyse %5’lere ulaşmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin toplumsal yapısı çözülürken Şeriatçılar ve Kürtçüler toparlanmaktadır. İşte üzerinden atlanmaması gereken gerçek tehdit de budur. Dışardan kuşatılan, içerden çökertilen Türkiye’de esas vurucu güç Şeriatçılar ve Kürtçülerdir. İşte Milli Mücadele Derneği, toplumsal çözülmeyi yaratan bu unsurlarla mücadele etmek için kurulmaktadır... Cumhuriyet’i yıkıp Kürt-İslam devleti kuracaklar Fakat toplumsal yapıdaki çözülmenin tüm boyutlarıyla kavranması gerekmektedir. Türkiye’yi kuşatan güçler Şeriatçılar ve Kürtçüler eliyle Türkiye’nin üniter yapısını parçalarken başka bir şeyi daha yapmaktadırlar. 1950’den 2006’ya kadar geçen zaman içinde Türkiye’de örgütlenen bir Şeriatçı ve Kürtçü hareket vardır. Ama bu hareketleri birbirinden bağımsız ele almamak gerekir. 1950’li yıllarda ortaya çıkan Demokrat Parti hareketi temel referansını Said-i Nursi’den alıyordu. Şeriatçıların Said-i Nursi dediklerine Kürtçüler de sahip çıkmakta ve Said-i Kürdi demektedirler. Ortada tek bir isim vardır ama kimliği ikilidir; o hem Şeriatçıdır hem de Kürtçüdür. Ama bir akım olarak Kürt-İslamcılığın teorisyenidir. Şeyh Sait’in silah arkadaşı olan Said-i Kürdi de tıpkı Şeyh Sait gibi yıkılan Osmanlı’nın yerine bir Kürt-İslam devleti kurma idealine bağlıydı. Yani Kürt ayrılıkçılığını Türkiye’den belli bir bölgeyi kopartmakla sınırlamıyor Türkiye’nin bulunduğu tüm toprakları Kürdistan yapmak istiyordu. Bugün gelinen nokta bu Kürt-İslam devleti projesinin hayata geçme aşamasıdır. Düne kadar Şeriatçı hareket ve Kürtçü hareket ayrı kanallarda büyümüştü, fakat bugün birleşmektedir. Ayrı derelerde akan sular tek bir denize dökülmektedir. Düne kadar Şeriatçı hareketlerin aslında Türk milliyetçiliği ile benzer bir ideolojik yönelimde olduğu söylenirdi. Hatta bunun için bir Türk-İslam Sentezi bile bulunmuştu. Ama geçen zaman içinde Şeriatçı hareketin içinde asıl damarın Kürtçülük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bugün AKP’de toparlanan Şeriatçı isimlerin aynı zamanda militan Kürtçüler olması boşuna değildir. Benzer bir şekilde düne kadar Kürt ayrılıkçılığı solla ve dinsizlikle birlikte anılmaktaydı. Oysa gerek PKK’nın geldiği nokta gerekse diğer Kürtçü hareketlerin gelişimi, Kürtçülüğün aslında Şeriatçılarla kol kola olduğunu ortaya çıkırtmıştır. Şeyh Sait’e özgü sanılan Kürt Şeriatçılığının Kürtçü hareket içinde hiç bitmeyen bir damar olduğu görülmektedir. Tüm bu gelişmeler Türkiye’de AKP ve PKK’nın ortak bir geçmişten geldikleri ve ortak bir gelecek tasarımına bağlandıklarını göstermektedir. Düne kadar Şeriatçı ve Kürtçü hareketler olarak, Türkiye içinde huzursuzluk yaratan, bölücülük yaratan unsurlar artık Kürt-İslam devletini talep eden bir güce erişmiştir. Artık sıra Atatürk Cumhuriyeti’nin yıkılmasına onun yerine bir Kürt İslam devletinin kurulmasına gelmiştir. İşte Milli Mücadele Derneği gelinen noktanın sadece Cumhuriyet’le hesaplaşma değil aynı zamanda bir Kürt-İslam devleti kurma noktası olduğunu tespit edenler tarafından kurulmaktadır... Son kale: Cumhurbaşkanlığı 1950’de Menderes, Said-i Kürdi’nin elini öperek iktidar olmuştu. 2007’ye gelirken sıra Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına gelmiştir. Ama Apo’nun yaşı Tayyip Erdoğan’a el öptürecek kadar büyük değildir. O nedenle el ele, kol kola hareket etmektedirler. 2007 bu nedenle kritik bir yıldır. Eğer Cumhurbaşkanlığı Tayyip Erdoğan’a geçecek olursa, Kürt-İslamcılar, Türkiye Cumhuriyeti’ni toptan ele geçirmiş olacaklar... Ekonomiye zaten onlar egemendir. Parlamentoya zaten onlar hakimdir. Tüm belediyeler onlarındır. Devletin hemen tüm kademelerine sızmış ve yerleşmişlerdir. Bunun üstüne bir de Cumhurbaşkanlığı mevkiini ele geçirmek istemektedirler. Cumhurbaşkanlığı mevkii bir yönüyle semboliktir ama bir yönüyle de stratejiktir. Sembolik yanı sanıldığı gibi önemsizlik belirtmez Atatürk’ü, laikliği, Cumhuriyet’i sembolize eder. Bu makama bir Kürt-İslamcının oturması, Şeyh Sait’in Vahdettin’in oturması demektir. Stratejik yanı ise devletin devlet olma vasfını Cumhurbaşkanı denetler. Hükümetler gelip geçicidir, politikalar gelip geçicidir ama devletin anayasal nitelikleri kalıcıdır. Cumhurbaşkanlığı mevkii bu nedenle rejimin en stratejik iki noktasından biridir Ordu ile birlikte. Şimdi bu stratejik noktaya da hayatını bu devleti yıkmaya adamış biri geçecektir. Kimileri için taviz vermek doğaldır. Ama vermenin sonu yoktur. Kimileri için mevziler kaybedilse de geri alınabilir. Ama bazı mevzilerden sonra korunacak toprak zaten kalmaz. Türkiye ve Cumhuriyet bugün tam olarak bu noktadadır. Cumhurbaşkanlığı mevkii bir Kürt-İslamcıya bırakılamayacak kadar önemlidir. İşte Milli Mücadele Derneği Cumhurbaşkanlığını bir Kürt-İslamcıya bırakmamaya kararlı olan millet tarafından kurulmaktadır. (Devam edecek) |