|
Gökçe Fırat |
Haftalık Yayına Merhaba... Herkes sine-i millete ... Şimdi bütün ülke bir Madımak... Bizler içerde ölmeyi bekleyen Türkleriz. O da sadece burada, Anadolu’da, yurdumuzda, Türk olarak ölmek isteyecekler!.. Ya da Anadolu’dan sürülme... Madımak’ta bir sahne. Herkes gibi benim de yıllarca kabuslarımdan çıkmadı. Metin Altıok... Elinde süpürge... Kendini savunacak... Ve dışarda devletin kolluk kuvvetleri, izlemede. Askeriye beklemede. Bugün Metin Altıok yok. Yarın biz de olmayacağız! Çünkü elimizde bir süpürge, daha nereye kadar savunabiliriz ki Cumhuriyetimizi? Kimileri yine de çalışıp çabalıyor. Madımak ateşine karşı çoban ateşleri yakmak fikri tüm yurtta bir direniş çağrısı olarak yankılanıyor. Ama o çoban ateşleri nereye kadar işe yarar? Hepimiz çok iyi biliyoruz. Anadolu Türkünü, çoban ateşleri değil Başkomutan Mustafa Kemal’in düzenli Ordusu kurtardı. Ülkenin gidişatına karşı birşeyler yapmak için, şerefiyle askerlik görevlerinden ayrılan, apoletlerini söken Mustafa Kemal’in ordusu!.. Çoban ateşi çabuk söner. Düşmanımız çok iyi biliyor. O nedenle istiyorlar ki Türk direnişi çoban ateşleriyle sürsün. Daha büyük bir ordu ateşi yakılmasın. İnsanlar, düzenli bir ordu içinde saf tutmasın. Düşman akıllı. Ordu sessiz kalırsa, izleyici kalırsa, sorun olmaz. Onun için şimdi Madımak ateşi yerine ampul kullanıyorlar. O da olmadı, mum ışığında “şiir gibi” bir gece... Ne de olsa iki yılları kaldı. 2002. İktidar. 2004. Direnen kurumların ilk tasfiyesi başarıyla tamamlandı. MGK etkisizleştirildi. 2007. Son kalenin alınması. Madımak’ın son sahnesi. Çankaya. Ankara. Türkiye. Bakalım halife olma sevdasındaki yobazdan, o makamı kim koruyacak? Mustafa Kemal’den öğreneceğiz...
Yukarıdaki satırları 28 Haziran 2004 tarihinde bu köşede yayınlamışız. Üzerinden neredeyse 2.5 yıl geçmiş ve son sahne yaklaşmakta. 2007’nin neler getireceği daha o günlerden görülmekteydi. Tabii vatan kaygısını yüreklerinde hissedenler için. Şimdi ise 2007 geldi çattı. Herkeste bir telaş: Ne yapacağız? “Ne yapacağız?” sorusuna verilecek tek bir cevap var: Mustafa Kemal’den öğreneceğiz... Mustafa Kemal gibi yapacağız... Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun vahameti, sıkça Mustafa Kemal’in Nutuk’un girişinde belirttiği 1919 Samsun değerlendirmesi ile karşılaştırılıyor. Büyük ölçüde doğru da. Ancak sorun şu ki Türkiye’nin durumunu 1919 Türkiyesi ile karşılaştıranlar kendi durumlarını 1919 Mustafa Kemal’i ile karşılaştırmıyorlar! Eğer 1919 koşullarına sürüklenen Türkiye’yi Mustafa Kemal’in 1919 yılında aldığı tutum kurtardı ise, yapılacak şey çok basit: Aynı tavrı almak. Aslında herkes bunu kabul de ediyor... Ama nasıl?! Mustafa Kemal ne yaptı? Samsun’a mı çıktı? Sivas Kongresi’ni mi düzenledi? Amasya Tamimi’ni mi yayınladı? Bugünlerde herkes bir kongre düzenlemekle, bir bildirge yayınlamakla meşgul. Sanılıyor ki böyle yapılarak Mustafa Kemal gibi olunacak, sanılıyor ki böyle yapmakla vatan kurtarılacak. Ancak Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan, O’nu vatanı kurtaran adam yapan tek bir eylemi var. İşte o eylem: “Mübarek vatan ve milleti parçalamak tehlikesinden kurtarmak için açılan milli mücadele uğrunda milletle beraber serbest surette çalışmaya resmi sıfatım ve askerliğim artık mani olmaya başladı. Bu mukaddes gaye için milletle beraber nihayete kadar çalışmaya mukaddesatım namına söz vermiş olduğum cihetle pek aşığı bulunduğum silk-i askeriyeye bugün veda ve istifa ettim. “Bundan sonra milli mukaddes gayemiz için her türlü fedakarlıkla çalışmak üzere milletin sinesinde bir mücahit fert sıfatıyla bulunmakta olduğumu tamimen arz ve ilan eylerim.” Mustafa Kemal 8 Temmuz 1919 yılında bu kararı aldığı için Mustafa Kemal olarak tarihe geçti. Vatanı da bu kararı aldığı için kurtarabildi. Devrimci olmadan vatansever olunamaz Şimdi dönelim günümüze. Mustafa Kemal’in askerlikten istifa kararı ne anlama gelmektedir? Tek bir anlamı vardır bu kararın devrimci olmak! Vatansever olmak, vatan için çalışmak, millet yolunda çalışmak için devrimci olmak gerekmektedir. Ya da tersinden söyleyelim: Devrimci olmadan vatansever olmanın, vatan için çalışmanın imkanı yoktur! Birileri hâlâ bulundukları mevkilerin önemli olduğunu, yaptıkları mesleğin önemli olduğunu düşünüyorsa ya da bu mevki ve mesleklerin Milli Mücadele için önemi olduğunu düşünüyorsa söyleyelim, kimse kendini kandırmasın. Ne yani sizin bugün yaptığınız mesleğin ya da bulunduğunuz mevkinin önemini Mustafa Kemal’in görev ve mevkisi ile bir karşılaştırın. O halde Mustafa Kemal’in de kendi mevki ve makamını önemli görmesi, bu mevki ve makamı Milli Mücadele için korumaya çalışması gerekmez miydi? Ama öyle yapmadı Mustafa Kemal, çünkü bulunduğu makamın fiili şartları ile Milli Mücadele’nin fiili şartları çakışmıyordu. Çakışmadığı için de aslında bulunduğu mevki ile vermek istediği mücadele arasında bir çatışma vardı. Mustafa Kemal gerçek bir vatansever olduğu için bu çatışmayı, kendi makamı lehinde değil Milli Mücadele lehinde karar alarak bozdu. Bu durumu da sine-i millet olarak adlandırdı. O halde şu anda bulunduğu durumu kutsayan, yaptıkları meslekleri önemseyen, işgal ettikleri mevkileri birer mevzi olarak görenler durup bir düşünsünler. Nasıl Mustafa Kemal olunabilir? Nasıl Mustafa Kemal olunabilir? Açık söyleyelim bugün ülkemizin ne iyi bir cumhurbaşkanına ne iyi bir komutana ne de iyi bir bürokrata ihtiyacı var. Bugün ülkemizin daha fazla, daha fazla, daha fazla devrimciye ihtiyacı var. Tüm mesaisini, tüm emeğini, varını yoğunu profesyonelce Milli Mücadele’ye adayacak devrimcilere ihtiyacı var. Diplomalar, meslekler, makam odaları ancak bu vatan varsa bir anlam ifade eder. Vatan olmadıktan sonra diplomalar ne işe yarar! Aldığınız üç beş kuruş maaş ne işe yarar! Şeriatçı için hilafet makamı çok önemliydi, o kadar ki vatan olmasa da biz hilafeti koruyalım diyorlardı Kurtuluş Savaşı verilirken. Bugün bu tavrı tek bir kelimeyle açıklıyoruz: İhanet! Hadi, cesur olun biraz korkmayın, hepiniz içinizde bir Hilafet makamı korumuyor musunuz aslında? Kiminin işi... Kiminin eşi... Kiminin çocuğu... Kiminin okulu... Kiminin ... Bu listenin sonu gelmez, insanoğlunda bahane bitmez. O halde öncelikle samimi olalım, bizim için vatan mı önce geliyor kendimiz mi? Şimdi kimileri ama ben kendim için bu mesleği yapmıyorum, ben bu mevkiyi kendim için istemiyorum, bunları sadece birer mevzi olarak kullanıyorum diyecek. Ama biliyorsunuz Süleyman Demirel de öyle diyordu: “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim!” Günümüz Atatürkçüleri, dünün hilafetçileri, dünün Süleyman Demirel’i gibi tavır alarak, Atatürkçü olamayacaklarını bilmeliler... Milli Mücadele Derneği işte bu tür Atatürkçülüğe bir son vermek için kuruluyor. Atatürkçülük birilerinin çok Atatürkçü geçinip de vatan için, millet için hiçbir şey yapmaması değildir. Atatürkçü olmanın tek koşulu ülkesi için çalışmaktır. Ülke eğer bölünme, parçalanma, işgal edilme gibi bir tehlike içindeyse, ülke için çalışmak farklı bir hal alır. O zaman yapılacak şey, ülkeyi bölmek, parçalamak, işgal etmek isteyenlerle mücadele etmektir. Bu ise Milli Mücadele saflarına katılarak olur. Milli Mücadele saflarına katılmadan evde oturarak, internet başında vatan kurtarmak Atatürkçülük değil sahtekârlıktır. Milletle birlikte olmadan, milletin sinesinde mücadele etmeden verilebilecek bir mücadele yoktur. Şimdi Atatürkçülerimiz CHP’lilere çok kızıyor neden sine-i millete dönmüyorsunuz diye. Ama Atatürkçülerimiz dönüp bir de kendilerini sorgulasınlar, neden kendileri de sine-i millete dönmüyorlar... Sine-i millet, Meclis’ten istifa edip sivil yurttaş olmak değildir, yukarıda Atatürk’ün tanımladığı şekliyle kendi düzenini bozup millet için çalışmaktır. Yani devrimci olarak yaşamaktır. Ülkemizin nutuk atacak Atatürkçülere ihtiyacı yok... Ülkemizin Cumhuriyet tehlikede farkında mısınız diyecek bir gazeteye ihtiyacı yok... Ülkemizin iyi doktorlara, mühendislere, öğretmenlere ihtiyacı yok... Bunların sayısını ikiye, üçe, beşe katlasanız ne yazar... Ülkemizin tek ihtiyacı devrimcilerdir. Yani Kuvayı Milliye’ye nefer olarak katılacak insanlardır... Sadece millet işleri Sine-i milletin anlamını yine Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinden bir örnekle anlatalım. Mustafa Kemal askerlik görevinden istifa edip profesyonel devrimci olarak Anadolu içlerine geçer. İstanbul Hükümeti ise O’nu izletirmektedir. Mustafa Kemal’in bulunabileceği vilayetlerin valilerine şu telgrafı geçerler: “Sivas, Bitlis, Van ve Erzurum vilayetlerine: Mustafa Kemal Bey veyahut Efendi nerededir? Ne işle meşguldür, ne tavır ve meslek takip etmektedir? Serian iş’arı...” Erzurum Vali Vekili Kadı Mehmet Hurşit Efendi İstanbul Hükümeti’ne şu cevabı yollar: “Hali hazırda veziyetine nazaran kendisi ikametgahında bulunarak, özel işleriyle meşgul olduğu ve hariçle nadiren ihtilatta bulunduğu anlaşılmıştır.” Bu telgrafı yolladıktan sonra Mehmet Hurşit Efendi, Mustafa Kemal’in yanına gider ve rapor verir. Mustafa Kemal telgrafı okur ve şu cevabı verir Hurşit Efendi’ye: “... Hocam cevabın güzel ama bakalım inandırabilecek misin? İstanbul’dakiler de vakıa içleri rahat etmek için böyle bir cevap isteseler de, beni tanırlar... Benim hususat-ı zatiyem, milletin işlerinden ibarettir. Yoksa yazdığın gibi, evime çekilir, yan gelir yatardım, ne çare ki, yatsam da milletin mukadderatını düşünürken gözüme uyku girmez... Ama sen tekrar sorarlarsa yine böyle de, hatta sizlere ömür öldü de.” Görüldüğü gibi sine-i millete dönmek demek, tüm özel işileri bir tarafa bırakıp, sadece ve sadece millet işleri ile uğraşmak demektir. Nitekim Mustafa Kemal dul ve yaşlı annesini, kendisine ihtiyacı olan kız kardeşini, sevdiğini bırakmış ve Anadolu’da sadece ve sadece millet işleri ile uğraşmaya geçmiştir. Bunun anlamı açıktır, millet işleri hiçbir özel bahaneye sığınılarak sonraya ertelenemez! Tüm Atatürkçülerin, ben vatanseverim diyenlerin Atatürk’ten öğrenmesi gerekmektedir. Atatürk’ün “söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır” şeklinde bir sözünü, Milli Güçleri birleştirecek bir slogan olarak çokça duyuyoruz son günlerde. Denilmek isteniliyor ki “vatan meselelerinde ortak tavır alalım, ama siyaseten kendi yolumuzu tutalım.” Oysa Atatürk’ün sözünün gerçek anlamı, vatan söz konusu olduğunda, insanın kendi özel yaşamının, aile yaşamının, işinin, kariyerinin, geleceğinin vb. sadece teferruat olduğudur. Yani bir tarafta vatan için bunlardan vaz geçip, çalışacak insanlar vardır ki bunlar devrimcilerdir. Diğer tarafta ise vatan millet nutukları atıp kendi özel yaşamını asıl, vatanı teferruat kılanlardır. Yani bir tarafta vatan için çalışanlar, diğer tarafta yan gelip yatanlar vardır. Oysa Mustafa Kemal’in sırrı yatmamak, çalışmak, çalışmak, çalışmaktır! Milli Mücadele Derneği, yan gelip yatmayacaklar, hep çalışıp, çalışıp, yine çalışacaklar tarafından, siz çok yoruluyorsunuz diyenlere daha çok çalışacağız diyenler tarafından kurulmaktadır... Sağlam beyinlere, temiz yüreklere, asil kana ihtiyacımız var Bu noktada sine-i milletin de, Atatürkçülüğün de dayandığı insan malzemesi bambaşkadır. Düzen, insanları kendisine kul-köle ederken, onların beyinlerini yıkar. Beyin yıkamanın birinci işlevi düzenin kalıcılığına inanç, ikinci işlevi ise düzenin değişemeyeceği yolunda bir önyargıdır. Ama beyin yıkanırken, aynı zamanda insanın ruhu da yok edilir. O nedenle etrafımızda gördüğümüz işbirlikçilerin kafasızlıkları aynı zamanda ruhsuzlukla birleşir. Onlar kaybedilmiş insanlardır, düzenin kafaları ve ruhları bizler için kötü örnektir. İyi insan örneği ise yeni insan örneğidir. Yeni insan, devrimci insandır. O düzenin içinde bir mevki ve çıkar karşılığı satın alınmamış insandır. Nâzım’ın Kuvayı Milliye Destanı’nda anlattığı Anadolu köylüsüdür o. Sıradandır, cahildir, korkaktır. Ama ruhu sağlamdır. O nedenle de geleceği yaratan onlardır. Milli Mücadele Derneği, işte bu insanlarla bir şeyler yapmak, vatanı kurtarmak için yola çıkmaktadır. Kurtuluş Savaşımızı askerlik eğitimi almış meslekten devrimcilerden kurulmuş bir ordu ile değil, köyünü, anasını, karısını, çocuğunu bırakıp Mustafa Kemal’in ordusuna katılanlarla kazandığımızı unutmuyoruz. Sıradan insanın, bir şeye inandığında, onu mutlaka yapacağına inandığında, onu bu yoldan hiç kimsenin döndüremeyeceğini biliyoruz. Sağlam beyinlere, temiz yüreklere, asil kana ihtiyacımız var. Bu işi de onunla yapacağız. Büsbütün yeni bir inanç: TÜRKSOLU Benzer bir dönemde Atatürk bu durumu şöyle anlatıyordu: “Türkiye’yi böyle yanlış yollarda boğulma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtulmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün ulusa sağlam bir maneviyat vermek...” İşte o yeni inancın adı TÜRKSOLU’dur. Tam dört yıldır her konuda ama her konuda, düzen dışında, milletin ruhuna uygun bir çizgi oluşturarak geldik bugünlere. Yapılamaz denilenleri yaparak geldik. Büyük işleri başararak geldik. 2007’ye girerken hızımızı artırıyoruz. Vatan söz konusu olduğunda biliyoruz ki gerisi teferruattır. Teferruatı bir tarafa bırakarak Milli Mücadele Derneği’ni kuruyoruz. Milli Mücadele Derneği’ni tıpkı Mustafa Kemal’in ordusu gibi kuruyoruz. Bu orduya sıra neferleri, gönüllüler, mücahitler arıyoruz. Bu orduya lafazanları, nutuk atıcıları, teferruatçıları değil, mücadele edecekleri alıyoruz. Bize savaşacak insanlar gerek. Bize çalışacak insanlar gerek. Yakınmalarla, olmazlarla, başarılamazlarla işimiz yok, bize Mustafa Kemal kararlılığında insanlar gerek. Ne diyordu Mustafa Kemal: “Ulusun birliğini yaratan ve İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen bu birliği dahilde ve hariçte göstermeye yönelik bir amaçla yapılan örgütlenme ise yalnız Kuvayı Milliye eratından ibaret değildir. Tam tersine, bütün memlekette, memleketin en uzak köşelerinde bile meydana gelmiş doğrudan doğruya yasal ve uygar bir örgüttür ki ona Müdafaai Hukuk örgütü diyoruz” “Ben ordumuzun varlığını ve gücünü, paramızla orantılı bulundurmak görüşünü kabul edenlerden değilim: ‘Paramız vardır ordu yaparız, paramız bitti ordu dağılsın.’ Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler para vardır ya da yoktur, ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır!” Bu inançla ve bakış açısıyla hızımızı artırıyoruz. 27 Ocak’tan itibaren TÜRKSOLU’nu haftalık olarak yayınlamaya başlıyoruz. Daha güçlü bir Milli Mücadele için, daha güçlü bir gazeteyle geleceğiz. Gazetemize de okuyucu aramıyoruz, dava adamları arıyoruz. Çünkü TÜRKSOLU bir gazeteden çok mücadele okuludur. Bu okulda yetişen kafalar düzenden arınır, kendini bulur, Atatürkçü olur. 2002 yılında başlayan hızlı çöküş döneminde kötü gidişatı tespit etmekle birlikte tarih bilincimizle bakıyoruz günümüze. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, düşman ne kadar yol alırsa alsın, ona set çekilecek bir Sakarya vardır çünkü. 30 Ekim 1918’de Mondros’ta Türkiye’nin elinden her şeyi alınmıştı, dört yıl işgal sürdü, sürekli ilerledi, Yunan Kralı bile İzmir’e yerleşmişti. Düşman rahattı, çok yol almıştı. Dört yılda çok büyük mevzileri ele geçirmiş ve yerleşmişti. Ta ki 26 Ağustos sabahına kadar. O sabah Doğudan doğan güneş tüm mazlumlar için ışıdı, Mustafa Kemal’in ordusu, 13 günde geri aldı 4 yılda kaybedilen tüm mevzileri. Düşman mevzileri hep iyi tahkim edilmiş gibi durur, ama sadece düşmanının kafasıyla dünyaya bakanlar için sağlamdır. Kendi kafasıyla bakan insan içinse son derece zayıftır. Gücümüzü biliyoruz. Gerisini biz değil düşmanlarımız düşünsün. |