w
|
Gökçe Fırat |
Kürt-İslam faşizmine ve tertiplere karşı
Kürt-İslam faşizminin ayak sesleri Hrant Dink suikasti ile birlikte Kürt-İslamcı iktidarın faşist yüzü gittikçe belirginleşiyor. Üstelik zaman da hızla ilerliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine üç ay kala “ne yapacağız?” sorusu gittikçe daha da önem kazanıyor. Geçtiğimiz iki sayımızda Hrant Dink suikastinin Kürt-İslamcı iktidar tarafından ulusal güçleri sindirme-bastırma amacıyla tertiplendiğini açıklamıştık. Suikastin bu boyutuna bu yazımızda girmeden belli vurgular yapacağız. Şemdinli ve Danıştay’la başlayan ulusal güçlere yönelik tertiplerin dönüp dolaşıp bir “derin devlet” tartışmasına dönüşmesinin altı çizilmelidir. AB süreci ile birlikte sivil görünüme bürünen Kürt-İslamcı çete, başta Ordu olmak üzere kendisi dışındaki tüm devlet kurumlarını “derin devlet” olarak görmekte ve göstermekte, ulusal tavır alan tüm vatandaşlara, derneklere, örgütlenmelere ise “çete” damgası vurmaktadır. Böylesi bir bakış açısının iki açıdan değerlendirilmesi gerekir. Kürt-İslamcı iktidar, kendisi dışındaki tüm farklı sesleri “iç düşman” olarak görmektedir. Bu yönüyle yani “iç düşman” yaratması yönüyle bu iktidar bizzat kendisi kontrgerilla görünümüne bürünmüştür, çeteleşmiştir. Başımızda tümüyle gayrı meşru, devlet yönetimini anayasal-hukuksal çerçevede idare eden bir iktidar değil, kapalı kapılar ardında, istihbarat servislerinde, karanlık dehlizlerde tertipler düzenleyen bir mafya-çete karışımı klik bulunmaktadır. Bu çetenin tertipleri ve tertipler sonrası iç düşmanla mücadele operasyonu ise son derece dehşet vericidir. Bunlar ülke içinde hiçbir muhalif sese izin vermedikleri gibi, bu ülkede Türk olmayı, Türk bayrağı taşımayı bile yasaklayacak bir faşist zihniyetle hareket etmektedirler. Cumhurbaşkanlığını da ele geçirirse bu çete, Türkiye Mussolini faşizmi, Hitler Nazizmine rahmet okutacak bir faşist terör yönetimine girecektir. Böylesi bir ortamda sorunumuz sadece bu çetenin Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmesine engel olmakla sınırlı görülmemelidir, bu Kürt-İslamcı faşizmle nasıl mücadele edileceği üzerinde kafa yorulmalıdır. Faşist propaganda ve medya Bu noktada ulusal güçler için bir “Milli Mücadele Stratejisi” oluşturulmalıdır. Kürt-İslamcı faşistler iktidar olanakları ile birlikte devlet içinde önemli mevzileri işgal etmişlerdir. Dolayısıyla faşizmin en önemli dayanağı ele geçirdiği bu devlet gücüdür. Ancak bu çetenin halkı sindirmek, bastırmak için en önemli dayanağı medyadır. Medyada muazzam bir Kürt-İslamcı örgütlenme gerçekleştirilmiştir ve bu medya faşist propagandanın organı halini almıştır. Vakit, Zaman, Yeni Şafak gibi Şeriatçı gazetelere Star ve Bugün de eklenerek büyük bir Fethullahçı medya kontrolü yaratılmıştır. Bunların Samanyolu, TGRT, Kanal 7 gibi TV kanallarını da sayarsak, ülke genelinde yayın yapan büyük bir medya ağı görürüz. Ancak Kürt-İslamcı medya ağı bu Fethullahçı-Şeriatçı medya ile de sınırlı değildir. Doğan Grubuna bağlı Milliyet ve Radikal neredeyse PKK çizgisinde bir devlet düşmanı yayın yapmaktadır. Vatan ve Sabah grubu ve dergileri de benzer bir noktada konumlanmışlardır. Amerikancı ve AB’ci bu medya grupları, Hitler’le ittifak yapan Avrupa burjuva rejimlerini anımsatmaktadır. Kürt-İslamcı faşistlerin bu grupları da tıpkı Cem Uzan medyasını yok ettikleri gibi yok edeceğini anlamayacak kadar da hayal alemindedirler. Bunun dışında PKK’nın gazetesi Gündem, PKK denetiminde “solculuk” yapan EMEP’in Evrensel’i ile Sorosçu Birgün gazeteleri Kürt-İslamcı çete tarafından doğrudan kumanda edilmektedir. Bu gazeteler adeta İstihbarat Servisi’nin basın bülteni şeklinde çıkmaktadırlar. Görüldüğü gibi medya alanında Kürt-İslam faşizmi mutlak bir güce erişmiştir.
Faşist medyaya karşı direniş Ulusal güçlerin bu medya gücü karşısında yapması gereken şeyse basittir: Medyayı hiç ama hiç dikkate almamak! Medya büyük bir psikolojik savaş aygıtı olmasına karşın halk üzerindeki etkisi son derece zayıftır. Vatandaş bunların dediklerine inanmadığı gibi, tam aksi tavır göstermektedir. Bu medyanın internet sitelerine bırakılan yorumlara baktığımızda kimsenin bu faşist propaganda aygıtının etki alanına girmediğini görmekteyiz. Bu durum vatandaşın öncüsü olması gereken ulusal güçlere örnek olmalıdır. Medyada çıkan Türk düşmanı havadan etkilenmemek işin esasıdır. Medya, milliyetçiliğe, Türklüğe, ulusal güçlere saldırıyor diye, kesinlikle ama kesinlikle, savunma psikolojisine girilmemelidir. Medyanın amacı zaten bu yöntemle ulusal güçleri pasifize etmektir. Tam tersine medyanın her türlü suçlama ve saldırılarına karşı dik durmak gerekmektedir. Faşistlerin tertiplerine ancak bu şekilde direnilebilir. Faşist propaganda her gün yeni bir suçlama ile pasifize etmeye çalışsa da ulusal güçler bildiği yolda yürümelidir. Bu noktada Danıştay tertibinde pek çok ulusal kesimin iyi bir sınav vermediğini vurgulamalıyız. Medyanın ilk yayınları ile birlikte bazı ulusal kesimlerde bir panik ve korku başlamaktadır. Ulusal kesimlerin “Mustafa Kemal” namzeti önderleri birden ortalıktan kaybolmakta, bir demeç vermekten bile kaçınmaktadırlar. Hatta kimileri ulusal güçlere yönelik iktidar yanlısı bir tavra bile girmektedirler. Bu noktada TÜRKSOLU’nun tavrı son derece nettir ve öğreticidir. TÜRKSOLU kendisine yönelik hiçbir saldırıdan ve propagandadan hiç etkilenmez. Örneğin “Ordu göreve” pankartı açıldığında tüm medya günlerce saldırsa ve karalamaya çalışsa da biz daha ilk günden “O pankartın arkasındayız” dedik. Sonuç ne oldu? Medyanın saldırısı kimseyi etkilemediği gibi bizim için bir “reklam kampanyası”na dönüştü! Aynı şekilde 5 Mayıs 2003 tarihinde İstanbul’un göbeğinde 300 kişilik satırlı, bıçaklı bir PKK güruhu Atatürkçü gençlere saldırdığında ne oldu? Bizler hem o PKK’lı teröristlerle meydanda karşı koymasını bildik ve Atatürkçülüğü, devrimciliği savunduk, hem de medyanın tüm PKK yandaşı yayınları karşısında, “Atatürkçüler hiç kavga eder mi” ucuz propagandası karşısında durmasını bildik: Evet dedik biz PKK’lı teröristlere sokağı bırakacak türde Atatürkçüler değiliz, hepimiz Kubilay olmaya hazırız! Benzeri bir saldırıyı en son Danıştay tertibinde denediler. TÜRKSOLU’nu neredeyse Derin Devlet’in beyni olarak lanse ettiler, yazdılar, çizdiler. Sonuç? Hiç ama hiç etkilenmedik bunlardan, herkes kendini aklama telaşındayken biz o faşist medyanın karşısına “Tayyip Ananı da Al Git” kapağımızla çıktı. Kısacası it ürür kervan yürür. Çıktığımız Milli Mücadele yolunda itlerin, çakalların saldırılarından korkmadığımız gibi, halkımızı da bu çakal sürülerine yem etmeyecek bilincimiz, birikimimiz, cesaretimiz var. Onlar saldıradursun biz TÜRKSOLU’nu haftalık yayına geçirdik. Önümüzdeki dönemde yeni ataklarla medyada “TÜRK’ÜN SESİ” olacak bir oluşuma gideceğiz. Faşizmin temel korkutma yöntemi: Aman provokasyon olur Kürt-İslamcı faşizmin medyadan sonraki ikinci dayanağı sokaktır. Faşist çete PKK ile anlaşarak sokakları Kürt istilacılarının denetimine bırakmıştır. Faşistler baskı rejimini sokaktan başlatırlar. Vatandaşa verdikleri mesaj “sakın sokağa çıkma, tepki gösterme, öne çıkma”dır. Vatandaş sessizliğe, suskunluğa çağrılır ve faşizmin tüm kurumlarıyla ülkeyi teslim almasını seyretmesi istenilir. Avrupa’da faşizmin nasıl iktidara geldiği ortadadır. Herkes susmuştur, susturulmuştur ve seyretmiştir. Şimdi benzeri bir susturma operasyonu Türkiye’de düzenlenmektedir. Faşistlerin taktiği “aman ha provokasyona gelme yoksa faşizm gelir” propagandasına dayanır. Örneğin Kürt faşistleri Türk bayrağı mı yaktı, hemen bir fısıltı gazetesi çalışır: “Sakın tepki göstermeyin, provokasyon olur, sonra en çok Türkler zarar görür...” Peki susa susa ne olur? Provokasyon olmamasının alternatifi nedir? Alternatifi üç yıldır yaşananlardır. Artık burası Apo posterleri ile gösteri yapılmasının, PKK’lıyım diye yürüyüş yapılmasının, Biz Bağımsız Kürdistanı kuracağız açıklamalarının yapılmasının, devletin karakollarına, kolluk kuvvetlerine kameralar önünde sıldırılmasının olağan karşılandığı bir ülke haline gelmiştir. Bunun adı Kürt faşizminin sokakları teslim almasıdır. Avrupa’da Kara Gömlekli gençlik kıtalarının buradaki muadili Kürt çeteleridir. Kürt faşistleri Türkiye’de hem suçlu hem güçlü durumundadır. Onlara ses çıkarılamamaktadır. Neden? Çünkü provokasyon olur anlayışı topluma benimsetilmiştir. İşte bir ülkeye faşizm böyle gelir. Aman provokasyon olur dersiniz, halkın örgütlü güçlerini eve hapsedersiniz, sokak toptan faşist çetelere teslim edilince de sıradan halk zaten sokağa çıkacak cesareti bulamaz. Provokasyon olmamıştır Türkiye’de ama sonuçta Kürt faşistleri ile Şeriatçı faşistler kol kola ülke yönetimini ele geçirmişlerdir. Yakında bir de Cumhurbaşkanlığını ele geçireceklerdir. Peki ne yapmalı? Sokağı Kürt faşistlerine terk etmek bu ülkeyi faşizme teslim etmek demektir. Faşistler Türkleri sokaktan uzak tutmaya çalıştığına göre yapılacak şey sokağa çıkmaktır. Sokağa çıkmanın anlamı açıktır: Bu ülke sahipsiz değil, biz de varız demek! Sokakta hâlâ Türk bayrağı taşınan mitinglerin, yürüyüşlerin yapıldığı bir ülkede direniş gücü var demektir. Böylesi bir güç, etrafına ülkesini faşistlere teslim etmeyecek halkı toplar. Böylelikle sokak üzerinden bir halk hareketi ve halk örgütlenmesi doğar. İşte faşistlerin “aman sokağa çıkmayın” propagandasının nedeni budur: Halk hareketine yataklık edecek sokak gösterilerine engel olmak. Milli Mücadeleciler Peki halk sokağa çıkmazsa ne olur? O zaman olacak şey kendi içine kapanmış, çoğunlukla internete hapsolmuş, halkla bağı olmayan, siyaset üretmeyen ve yapmayan marjinal, küçük, hatta kimi zaman mafya-çete karışımı örgütlenmelerin çoğalmasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, birbirinden kopuk da olacağı için faşistlerin işine gelir. Faşistler halkı sokaktan, siyasetten, örgütlenmeden uzak tutarak böylesi bir yapılanmaya iterler. Bu zaafa düşmemenin çaresi, ulusal seferberliğin, ulusal ideoloji, politika, strateji ve taktikleri üreten ulusal karargâh çatısı altında örgütlenmektir. Milli Mücadele Derneği bu amaçla kurulmaktadır. Milli Mücadele Derneği hem sokağa inecek ve Türk’ün bayrağını yükseltecek, hem de ulusal bir seferberlikle ulusal bir örgütlenmeyi yaratacaktır. Bu bakımdan Milli Mücadele’nin İstanbul’da düzenlediği “Hepimiz Türk’üz Hepimiz Mustafa Kemal’iz Yürüyüşü” dikkate değerdir. Hrant Dink Suikasti’nin temel sebebi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlık yapan, Kürt-İslamcı faşist elebaşını o makama getirmemek için çalışan ulusal güçleri pasifize etmekti. Sokağa 50 bin Ermeni sürerek, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını attırıp Türklüğü, milliyetçiliği, Atatürkçülüğü hedef ve ayıp haline getirmeye çalıştılar. Bu ortamda suikastçilere, tertipçilere verilecek en güzel yanıt, “Biz Türk’üz” demekti. Ama ne oldu? Kendisini milliyetçi gösteren pek çok parti ve grup sağduyu çağrısı yaparak kendi tabanlarına “sokağa inmeyeceğiz” mesajı verdi. Hatta bu suikastte taşeronluk üstlenen bir büyük birliğin başı en sonunda gidip Fethullah’a sığındı, af diledi. Ulusalcı, Atatürkçü geçinen çevre ve gazeteler Hrant Dink’e ağıtlar yaktı. Kimileri yine bu işin arkasında büyük güçler var, Türkiye’yi karıştırmak istiyorlar, o nedenle birlik olalım diye yumurtladı. Bu ortamda bir tek Milli Mücadeleciler katil zaten sizsiniz, bu tertibinize gelmeyiz diyerek vatandaşa yürüyüşe katılma çağrısı yaptı. Peki provokasyon oldu mu? İçişleri Bakanlığı’nın yürüyüşü engelleyin genelgesine, polisin panzerlerine karşın, kar yağışı altında bin kişilik Milli Mücadeleci grup toplandı ve barikatları dağıtarak yürüdü. Faşizmin ve sözde ulusalcıların foyası döküldü böylelikle. Kucak milliyetçileri Peki neden bir tek Milli Mücadeleciler çıkabildi sokağa? Bunun cevabı da son derece basit. Yıllardır bu ülkede milliyetçilik yapan ama aslında Amerikancı olan MHP ve benzeri kuruluşların temel özelliği daima himaye, denetim ve yönlendirme altında olmalarıdır. Onlar ne ideoloji ne de sokak milliyetçisidirler, onlar kucak milliyetçisidir. 12 Eylül öncesi Sam Amcanın kucağında solcuları sokak ortasında öldürüyorlardı ve arkalarında devletin gücü olduğu için, bu cinayetlerinin hesabı sorulmayacağı için rahat ediyorlardı. Bunlar kelle koltukta bir vatansever pozuna bürünseler de hep güvencededirler; ya ABD koruyacaktır ya da devlet içindeki ülkücü yapılanma. O nedenle hiçbir zaman “dava adamı” değil anca “tetikçi” olabilmişlerdir. Fakat şimdi sokağa çıkmak için de, Kürt faşistleri ile mücadele etmek için de, hele hele emperyalizmle dövüşmek için de önce yürek gerekmektedir. Bunlarda da o yoktur. ABD işaretiyle devlet korumasında solcu öldürmenin kolaylığına alışan bu grup bir zamanlar kurtken şimdi kuzucuklar gibi evde oturmaktadır. Sokağa ise yine bu işe yüreğiyle soyunan solcu, devrimci milliyetçiler çıkmaktadır. Çünkü bu iş devrimcilik işidir. Çok önemli bir nokta da bu işin yürek işi olduğu kadar kafa işi olmasıdır. Yıllarca sadece hamasetle kafaları saman çuvalı gibi doldurulanlar bugün iktidarın milliyetçilik ve Türk düşmanlığı propagandası karşısında ezilmektedir. Ama ancak milliyetçiliği ideolojik düzeyde sindirmiş solcu kafalar bu propagandaya karşı durabilmektedir. Böyle de olmuştur; Türklüğü ve milliyetçiliği solcu devrimciler savunurken kucak milliyetçileri Ermeniye şiir yazmıştır. İttifakçılığın iflası Bu noktada yürüyüş sahte milliyetçilerle gerçek milliyetçiler arasındaki ayrımın da ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu noktada ulusal güçlere bundan sonrası için bir yol çizmek gerekmektedir. Kürt-İslamcı faşist iktidar altında geçen dört yıllık ulusal örgütlenmelerin, Kuvayı Milliye arayışlarının sonuçsuz olduğu artık anlaşılmıştır. Temel olarak küçük grupların ittifakı olan o tür Kuvayı Milliyetçilik çökmüştür. Çünkü aslolan küçük grupların ittifakçılık oyunu değil, ulusal güçlerin kendi tabanlarını yaratmasıdır. Kimse kendi tabanını yaratmak zahmetine ve zorluğuna katlanmadığı için herkes küçük grup halinde kalmakta ve bu küçük gruplar bir araya gelse bile bir kalabalık çıkamamaktadır. Bir düşünelim hemen, geçmişte Kıbrıs için yapılan içinde Cumhurbaşkanının, bir sürü partinin, rektörlerin, yazarların bile olduğu bir Çağlayan mitinginde bile Milli Mücadele’nin yürüyüşte topladığı kadar kalabalık toplanamadı. Çünkü kalabalık ancak örgütlenirse oluşur. Yürüyüşün önemli bir dersi bu tür ittifakçılıkla uğraşmak yerine kendi gücünü yaratma stratejisinin doğrulanmasıdır. “Böl-yönet” mi “toparlanmak” mı? Peki Milli Mücadele bu gücü hangi politikalarla örgütlemiştir? Bu noktada stratejik tercihler sorgulanmalıdır. Emperyalistlerin temel stratejisi “böl-yönet”tir. Emperyalist güçler halk içindeki farklı görüşleri kışkırtır, ayrıştırır ve bu sayede güçlü olur. Ama bunu yapabilmesi için bile emperyalizmin dünyada egemenlik kuracak kadar güçlü olması gerekmektedir. Emperyalizmle mücadele eden halklarınsa gücü emperyalist güç içinde bir bölünme, çelişki yaratmaktan değil, kendi halkını örgütlemekten, toparlamaktan gelir. Dolayısıyla devrimciler temel strateji olarak kendi cephesini toparlarlar, karşı tarafı bölmek ise tali ve sonraki aşamadır. Emperyalistler ise kendi cephelerinde zaten güçlüdürler, kendilerine bağlı bir halkları, parasal kaynakları, askeri güçleri vardır, dolayısıyla toparlamak aşamasını zaten geçmişlerdir. Onların temel stratejisi o nedenle kendi cephesini toparlamak değil rakip cepheyi bölmektir. Bunu basit bir şekilde günümüze ve Türkiye’ye getirelim. Ülkemizde temel sorun nedir? İktidara yerleşmiş çok güçlü bir Şeriatçı hareket bulunmaktadır. İktidarla işbirliği halinde, arkasına emperyalist güçleri de almış bulunan güçlü bir Kürt bölücülüğü bulunmaktadır. Peki bu iki hareket gücünü nereden almaktadır? Güçlerinin temel nedeni, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kesintisiz devam eden örgütlenme ve toparlama çalışmalarıdır. Bunlar kendi cephelerini toparlamış ve örgütlemiş büyük güçlerdir artık. Bu büyük tabana dayanarak da büyük politika izleyebilirler. Yani emperyalistlerin izlediği böl-yönet taktiğini uygulayabilirler. Örneğin Fethullahçılar ellerindeki medya gücünü Atatürkçü, milliyetçi, ilerici güçleri bölmek için kullanmaktadır. Bunda belli ölçülerde başarılı da olmaktadır. Çünkü cephe gerisi, yani tabanı son derece sağlamdır. Kendi liderleri ABD’ye sığınmış bir işbirlikçi olduğu halde onu sahiplenen bir tabana dayanmaktadırlar. Devletin 28 Şubat döneminde bile bunları bölmek için uyguladığı taktik başarılı olamamıştır. Aynı şekilde PKK açısından da durum benzemektedir. PKK kendisine ait güçlü bir taban yarattıktan sonra böl-yönet taktiğini Türk cephesinde uygulamaya girişmiştir. Bugün görüyoruz ki pek çok Türk aydınını kendi cephelerine çekmişlerdir, devletin emniyet, istihbarat ve askeri birimlerinde bile büyük bir bölünme yaratmışlardır. Ulusal güçlerin yanlış stratejisi Ulusal güçlerin stratejisi ise bu noktada son derece yanlıştır. Bugün ülkenin Atatürkçülerinin önünde bir tercih vardır. 1-)Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın değil de başka bir AKP’linin geçmesi üzerine taktik belirlenmektedir. 2-)Barzani’nin asıl tehlike olduğu, Apo’nunsa Türkiyeci olduğu kabulüyle politika izlenmektedir. 3-)En son Hrant Dink’in Diasporaya karşı olduğu, Türkiyeci bir Ermeni olduğu yolunda bir taktik bile izlenmiştir. Peki gerçek nedir? 1-)Şeriatçılar yekvücuttur ve Cumhurbaşkanlığı konusunda tek bir politika belirlemişlerdir. 2-)Apo, Barzani ve Talabani Büyük Kürdistan’da uzlaşmıştır ve tek bir politika belirlemişlerdir. 3-)Diasporasıyla, Kilisesiyle, diğer ayaklarıyla Ermenilerin tek bir politikası vardır: Soykırımı kabul etmek. Dolayısıyla Şeriatçılar, Kürtler, Ermeniler arasında çelişki yaratmak, bölünme yaratmak stratejisi sonuçsuz kalmaktadır. Çünkü bu tür böl-yönet stratejisini sadece büyük güçler uygular. Örneğin Türk devleti güçlü iken Apo, Barzani ve Talabani arasında böyle bir böl-yönet-çatıştır stratejisi uygulayabiliyordu ama artık güç dengesi değişmiştir Kürtler Türk devleti içinde böl-yönet-çatıştır stratejisi uygulamaktadır. Ulusal güçler açısındansa böylesi büyük stratejiler uygulamak hayalden öte büyük yanlışlıktır. Kürt bölücüleri arasında, Şeriat-çılar arasında, Ermeniler arasında çelişki olduğu tezi, Kürtleri, Şeriatçıları, Ermenileri değil, Türkleri bölmektedir! TÜRKSOLU’nun doğru stratejisi O nedenle temel strateji Türkleri keskin, tavizsiz bir ideoloji etrafında toparlamak, güç haline getirmektir. TÜRKSOLU’nun kimi zaman sert bulunan politikaları işte bu gerçeklikten hareketle oluşturulmaktadır. Temel sorun Türkleri toparlamaktır: Cephe kurmaktır. Cephenin anlamı itttifak cephesi kurmak değil, mücadele cephesi kurmaktır. Bir nevi savaş mevzisine, sipere adam toplamaktır. Karşı tarafın bu tür bir hazır kıtası vardır ama Türklerin yoktur. İşte Türklerin tek eksiği budur. Yürüyüş bu noktada sadece ve sadece Türküz diyenleri toparlamak yolunda atılmış bir ilk adımdır ve devamı gelecektir. Yanlış strateji uygulayan ulusalcılar dağılırken TÜRKSOLU’nun kitleselleşmenin eşiğine kadar gelmiş olmasının nedeni budur. Bu noktada 1.5 yıl önce “Kürt sorunu yok Kürt istilası var” kapağımızla çıkarken bize büyük bir saldırı olacağını biliyorduk. O nedenle temel strateji olarak Türklüğün korunmasını belirledik ve “Türk oğlu Türk kızı Türklüğünü koru” dedik, bu işin sabır işi olduğunu biliyorduk “Türk’ün sabırla imtihanı” manşetini attık, Kürtlerin saldıracağını biliyorduk ve onlara karşı da Nâzım’ın dizeleriyle seslendik “Safları sıklaştırın çocuklar uzaktan duyduğunuz çakalların ulumasıdır” dedik. Geldik bugüne, çakallar hâlâ uluyor ama Türkler uyanıyor ve toparlanıyor. Elinde Türk bayrağı beş yaşındaki çocuğumuz korkutuyor Kürt-İslamcı çeteyi ve “çocukları kullanıyorlar” diye yayın yapıyorlar. Onlara değil yine kendi çocuklarımıza sesleniyoruz. Yine Nâzım’la: “Güzel günler göreceğiz çocuklar,
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
|