w

16.04.2007
Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

Genelkurmay Başkanı Yaşar BüyükanıtKarargâh, strateji ve geleceğimiz

Karargâh ve yükselen milliyetçilik

Cumhurbaşkanlığı seçimine yaklaşılırken Genel Kurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın ve Cumhurbaşkanı Sezer’in uyarıcı açıklamaları geldi.

Bu iki açıklama başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm AKP’lilere rejimle boy ölçüşmeye kalkışmamaları için son uyarılar olarak ele alınmalıdır.

Fakat özellikle Büyükanıt’ın konuşmasının üzerinde farklı açılardan da durmak gerekmektedir. Bunlar geleceğimizle ilgili stratejik noktalardır.

Büyükanıt’ın açıklamalarının belki de en önemli tespiti milliyetçilik üzerinedir.

Bilindiği gibi Türkiye’de son bir kaç yıldır milliyetçiliğe küfretmek, milliyetçilere saldırmak, hedef göstermek, linç kampanyası düzenlemek gündelik olay halini almıştır.

Tayyip Erdoğan teröristbaşı Apo’nun görüşlerinin bir ifadesi olan “Türkiyelilik” kavramını Türk milliyetçiliğini ortadan kaldırmak üzere türetmiştir.

Bunun en somut tartışması ise 301. madde dolayısıyla yaşanmıştır. Türklüğün kaldırılarak yerine Türkiyelilik kavramının monte edilmesi çabaları sürmektedir.

Tüm bu tartışmalar Türkiye’nin geleceğini en fazla ilgilendiren konulardır çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli milliyetçiliktir. Türkiye’nin ulusal, üniter ve laik yapısı Atatürk milliyetçiliği üzerine inşa edilmiştir. Bu anlamda milliyetçiliğe, Türklüğe yönelik saldırı, doğrudan rejimin temeline saldırıdır.

Bu anlamda Büyükanıt’ın açıklamaları bu tehdidin Genelkurmay tarafından doğru algılandığını göstermektedir. Büyükanıt terör sorununu Türk milliyetçiliğine yönelik ırkçı, etnikçi bir girişim olarak saptamış ve buna karşı Atatürk milliyetçiliğinin önemini vurgulamıştır.

Büyükanıt’ın açıklamalarındaki şu sözlerin altını bir kez daha çizelim:

“Ülkemizde halen gerçek anlamda bir ırkçı terör örgütü varken PKK... Türk toplumunun ulusal değerlerine sahip çıkacak şekilde gösterilen en ufak bir tepkisine bile ‘Türkiye’de milliyetçilik yükseliyor’ şeklinde yorumlar yapılmasının ulusal güvenliğimize çok zarar vermiştir.

“Türkiye’de ‘milliyetçilik yükseliyor’ endişeleri Atatürk’ü tanımamanın, anlamamanın bir itirafıdır.

“Bizim milliyetçiliğimiz Atatürk milliyetçiliğidir. Bu da hiçbir zaman etnik temele dayalı bir milliyetçilik anlayışı olmamıştır. Bizim milliyetçiliğimiz kendi insanımızı, vatanımızı, bayrağımızı, devletimizi sevmek demektir. Yani bizim milliyetçiliğimiz, vatanseverliktir. Bunda endişe duyulacak hiçbir şey yoktur. Tam aksine bu milliyetçilik, gurur duyulacak, ifade edildikçe mutlu olunacak bir milliyetçiliktir.

“Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka ‘Türk’ denir demiştir. Hiçbir etnik ayrım yapmamıştır. Zaten Anayasamız da bu anlayıştadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hiçbir zaman soydaşlık esasına dayalı bir Anayasa değildir, yurttaşlık esasına dayalı bir Anayasa’dır. Bu coğrafyada yaşayan bütün insanların hepsini birden kapsar, etnik ayrımcılık yoktur.

“Türkiye’de bizim anladığımız milliyetçilik anlayışıyla Avrupa olaya farklı bakar. Bugün İngiltere’de milliyetçilik dediğiniz zaman, nasyonal ırkçılık algılanır, yabancı düşmanlığı olarak algılanabilir. Bugün bir çok ülkede siyahi futbolcular sahaya bile çıkamıyor yuhalanıyorlar. Türkiye’de hiçbir zaman böyle bir olmamıştır. Bundan sonra da olmaz. Irkçılığa dayalı bir yaklaşım, Türk milletinin yapısına da terstir.”

Resmi büyütmek için lütfen tıklayınız

Soldan sağa:
Cüneyt Zapsu, Dengir Mir Fırat, Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Recep Akdağ, Recep Tayyip Erdoğan, Vecdi Gönül, Kürşat Tüzmen, Kemal Unakıtan, Atilla Koç, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener
Resmi büyütmek için lütfen tıklayın

Açıklamada net bir biçimde görülmektedir ki son dönem süren tartışmalarda Karargâh, saldırının nedenini ve yarattığı tehdidi doğru algılamıştır. Bu bakımdan Karargâh’ın tavrı hükümetin ve medyanın estirdiğinin tam tersi bir gerçekliği ortaya koymaktadır; Türkiye’de milliyetçiliğe yönelik bir saldırı vardır.

Bu noktada özellikle Türk milliyetçiliği yükseliyor söyleminin hele hele Türk milletinin ulusal değerlere sahip çıktığı en ufak bir tepkisinin bile suçlanmasının Türkiye’nin ulusal güvenliğine çok zarar verdiğinin vurgulanması, son derece önemlidir.

Çünkü bu, Hrant Dink suikasti sonrası düzenlenen “Ermeniyiz” yürüyüşü ile buna karşı gelişen tepkileri ve hükümetin yayınladığı “ulusal gösterilere izin vermeyin” genelgesine doğrudan bir cevap teşkil etmektedir.

Bu noktada Karargâh’ın tavrının Hrant’ın ardından “Ermeniyiz” pankartı açanlara karşı ulusal değerlere sahip çıkan Türklerin yanında olduğu vurgulanmıştır.

Fakat seçilen kavramın ulusal güvenlik olarak seçilmesi sanırız yeterince dikkat çekicidir. Türkiye’de girişilen milliyetçilik karşıtlığı doğrudan doğruya ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak saptanmıştır. Yani estirilen havanın tam tersine, bölücü terör, irtica gibi milliyetçiliğe yönelik girişimler de bir tehdit unsuru olarak görülmektedir.

Ama bunun ötesinde açıklamada uzun uzun söz edilen Atatürk milliyetçiliğinin çağını doldurduğu şeklindeki görüşlerin yanlış olduğunun vurgulanması da özellikle dikkate alınmalıdır.

Bir yenilik ise Türklerin tarihin hiçbir döneminde ırkçı olmadığı, bu ülkedeki tek ırkçı oluşumunsa terör örgütü PKK olduğunun tespit edilmesidir.

Bu yaklaşım da hükümetin PKK’yı mazlum bir insan hakları örgütü olarak algılayan bakış açısına karşı terörle mücadeleyi ırkçılıkla mücadele olarak tanımlamaktır.

Böylelikle Karargâh akıllı bir tercihle ırkçılıkla mücadele tezini ve kozunu bölücü örgütün elinden alma yolunda ilk adımı atmıştır.

Kendi coğrafyamıza hapsolmak

Büyükanıt’ın açıklamasında terörle mücadele konusunda ikinci önemli nokta olarak Kuzey Irak meselesi ele alınmıştır.

Bu noktanın milliyetçilikten sonra ikinci konu olarak ele alınmasının mesajı da ortadadır: Terörle mücadelenin en önemli aşaması milliyetçiliğe saldırıları göğüslemektir. Çünkü milliyetçilik meselesi olayın sosyolojik zeminidir.

Büyükanıt’ın Kuzey Irak meselesini ele alışı da son derece doğrudur.

PKK’nın uluslararası bir silahlı güce dönüşmesi iki aşamada gerçekleşmiştir. Birinci aşama 1991 yılındaki Körfez Savaşı’dır. Bu savaştan itibaren 36. paralelin kuzeyi PKK üssü haline gelmiştir ve PKK etkinliği inanılmaz bir şekilde artmıştır.

İkinci aşama da yine ABD’nin 2003 yılındaki Irak müdahalesidir. Bu müdahale sonrası oluşan özerk Kürt bölgesinde PKK için son derece büyük bir toparlanma alanı yaratılmıştır.

Burada üzerinde çok dikkatle durulması gereken bir özeleştiri de yapmıştır Büyükanıt. Daha doğrusu Kuzey Irak’la ilgili açıklamaların bir özeleştiri olarak da okunması gerektiğini belirtmiştir.

Burada özeleştirisi verilen ilk konu Kürt aşiretlerinin PKK’ya karşı desteklenmesinin yarattığı bugünkü durumdur.

Ama çok daha önemli olan bugün elimizi kolumuzu bağlayan durumdur; Büyükanıt bu durumu “kendi coğrafyamıza hapsolduk” sözleriyle ifade etmiştir.

Bu son derece önemli bir tespittir ve üzerinde biraz daha kafa yorulması gerekmektedir.

Ne olmuştur da Türkiye kendi coğrafyasına hapsolmuştur?

Burada 1991 Birinci Körfez Savaşı ile 2003 yılındaki Irak’a saldırı arasında gelişen son derece önemli bir olay vardır: 1999 yılında Apo’nun yakalanması.

Her iki Körfez Savaşı’nın da planlayanı ve uygulayanı ABD’dir. Apo’nun Türkiye’ye teslim edilmesini sağlayan da ABD’dir. Dolayısıyla ABD’nin attığı tüm adımlar Türkiye’yi kendi coğrafyasına hapsetmiştir. Ama burada esas önemli olan Apo’nun teslim edilmesinin ardındaki Amerikan planıdır.

ABD Apo’yu Türkiye’ye teslim ederek Türkiye’nin sınırötesi harekâtının önünü kesmiştir, yani Apo’yu vermiş, Kuzey Irak’ı almıştır. 2003 yılındaki Irak’a müdahale ise aldığı Kuzey Irak’ta Türkiye’nin önüne bir set çekmek içindi.

Sanırız özeleştirinin asıl sebebi budur. Türkiye Cumhuriyeti bu Amerikan oltasına atlamış, ABD’nin planlarına engel olacak girişimleri yapmamış ve Kuzey Irak’tan çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu durumun tespit edilmesinin hemen ardından bu durumu değiştirmek için önerilen yolun Kuzey Irak’a müdahale olarak seçilmesi ise son derece yeni bir olgudur. Bu, hapsolunan coğrafyadan çıkmanın, bizim ifadelerimizle “kuşatmayı yarma”nın yoludur.

Büyükanıt bu noktada tereddütlü davranmamıştır. Askeri olarak bu operasyonun yapılması gerektiğini ve yarar sağlayacağını açıklamıştır. Ancak bunun siyasi riskleri olduğu gibi askeri doğruluğu nötrleyecek tezleri işlememiştir. Aksine bu askeri başarı için siyasi iradenin karar almasını talep etmiştir.

Bu bakımdan “Kuzey Irak’a gireriz ama sonuç daha kötü olabilir” tezini Karargâh açısından bitirmiştir.

Burada Kuzey Irak’taki esas tehdit olarak Barzani’nin değil de onu şımartanın seçilmesi ise son derece anlamlıdır. Peki kimdir Barzani’yi şımartan? Büyükanıt “onu zaten siz biliyorsunuz” diye açıklamıştır ama verdiği bir örnekle onu da deşifre etmiştir: Irak’ta Sünniler Kürtleri ABD’nin uşağı olarak görüyorlar demiştir!

Aslında bu sadece Iraklı Sünnilerin değil tüm dünyanın yargısıdır ve sanırız bu örnek seçilerek verildiğine göre Karargâh’ın da yargısıdır.

Bu noktada bir örnek üzerinde daha durulmalıdır. ABD “Türkiye Kuzey Irak’a girerse sonu kötü olur” yollu mesajlar vermektedir ama Büyükanıt da tam tersi bir mesaj vermiştir. ABD’nin K. Irak’a yerleşip Kürtleri korumayacağını eğer böyle yaparsa terörü üzerine ve kuzeye çekeceğini söylemiştir!

Kısacası yapılan açıklama, seçilen örnekler ve kavramlar, bu noktada Karargâh’ın doğru bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Ordu’ya yönelik tertipler

Büyükanıt’ın açıklamalarında dikkati çeken üçüncü nokta Ordu’ya yönelik yıpratma kampanyasıdır.

Büyükanıt bu kampanyanın başlangıç tarihini 2003 yılı olarak belirlemiştir. Şöyle açıklamıştır bu tertibi:

“Devletimizin temel taşını teşkil eden Atatürkçülük ve onu temsil eden tüm ortak değerleri yıpratma faaliyetleri artan yoğunlukla devam etmektedir. Hedeflerine ulaşmakta en önemli engel olarak gördükleri Atatürkçülük ve TSK’ya karşı yoğun bir yıpratma kampanyanyası yürütüyorlar. Bu saldırıların yoğunlaştığı yıl 2003’tür. 2003-2004 döneminde internette karalama kampanyaları başladı. Diğer olay Şemdinli olaylarıdır. Şemdinli olaylarında bana yapılan saldırıların kişiliğimle alakası yok, bunlar TSK’ya yapılan saldırıdır. Burada dünya hukuk tarihine geçecek bir hukuk cinayeti işlendi; sırf TSK’yı yıpratmak için. Bu kampanyaların faili meçhul. 2004-06 dönemine geldik, kampanyalar artarak devam etti. Kişiler ve kurumsal bazda.

“Bir cumartesi günü, birkaç saat içinde 15 bine yakın telefona mesaj atıldı. Bir kez de daha fazla. Bunlar basit, bireysel, birkaç kişinin yapacağı bir iş değil. Bu; illegal şekilde, ancak detaylı hazırlanmış örgütler tarafından yapılabilir. Herkesin cep telefonuna nasıl ulaşabildiler? Bunların da sorumluları ortada değil. 2006’da başka yöne doğru döndü. Genelkurmay’ın önünde sahte belgeleri birilerine dağıtıyorlar. Hep olayı askere getirerek ne koparabiliriz diye. Yakalananlara ne oldu; hiçbir şey olmadı.”

Bu açıklamada Ordu karşıtı kampanyanın başlangıç tarihi olarak 2003 yılının gösterilmesi anlamlıdır. Çünkü AKP 2002 Kasımında iktidara gelmiştir!

Demek ki AKP’nin hükümet olanaklarını ele geçirmesi ile eş zamanlı olarak Ordu’ya yönelik kapsamlı bir yıpratma faaliyeti başlamıştır. Fakat Büyükanıt’ın burada bir ifadesi önemlidir, olay basit birkaç kişinin yapacağı bir olay değildir, örgüt işidir!

Bu örgüt hangi örgüttür peki?

Ordu’ya karşı istihbarat toplayan ve operasyon yapan örgüt hangi örgüttür?

Bu örgüt bir istihbarat örgütüdür ve AKP ile birlikte iç istihbaratla birlikte Ordu’ya karşı hareketi başlatmıştır.

Burada doğrudan hükümetin ve emniyet güçlerinin zan altında olduğunu ise söylemeye bile gerek yok.

Fakat Büyükanıt çok daha çırpıcı bir ifade kullanıyor ve Ordu’ya yönelik saldırıların hep faili meçhul kaldığını söylüyor. Demek ki Ordu’ya yönelik tertipçiler son derece gizli bir istihbarat teşkilatının taşeronlarıdır ama yakalananlara da bir şey yapılmamaktadır, serbest bırakılmaktadırlar.

Büyükanıt’ın Şemdinli’yi bir hukuk cinayeti olarak değerlendirmesi de son derece önemlidir, unutmayalım bu cinayetten şu anda iki devlet görevlisi hâlâ içerde yatıyor ama olayı tertipleyen PKK’lı Seferi Yılmaz serbest bırakıldı!

Cumhurbaşkanlığı meselesi

Büyükanıt’ın açıklamalarının manşetlere taşınan ve en merak edilen noktası Cumhurbaşkanlığı ile ilgili söyledikleri.

Önce tam olarak ne dediğini yazalım:

“Şimdiye kadar bu konuda hiçbir şekilde, hiçbir zeminde, hiç kimseyle konuşmadım. Bir hususu belirtmek istiyorum: Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yalnız basın mensupları değil Türk milleti de yakından tanıyor. Bizim temel düşünce yapımızı, inandığımız temel değerleri, cumhuriyet ilkelerine, laiklik ilkesine bağlılığımızı bilmeyen kimse yoktur herhalde. Bu konulardaki hassasiyetimizi Türk milleti biliyor.

“Bir diğer önemli husus, seçilecek Cumhurbaşkanı aynı zamanda TSK’nın Başkomutanıdır. Bu yönüyle TSK’yı yakından ilgilendirmektedir. Biz hem Cumhurbaşkanımızın hem de aynı zamanda Başkomutanımızın Silahlı Kuvvetler ve Türk milletinin sahip olduğu cumhuriyetin temel değerlerine, anayasamızda ifadesini bulan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti idealine, devletin üniter yapısına bağlı ama sözde değil özde, bunu davranışlarına yansıtacak şekilde bir Cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımı belirtmek istiyorum.

“Tabii ki yasal mevzuatı, anayasayı, hukuku, cumhurbaşkanı nasıl seçiliyor, bunların hepsini biliyoruz. Hem vatandaş hem TSK’nın bir personeli olarak cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde sahip olan bir kişinin cumhurbaşkanı seçilecek olmasını umut ediyoruz. Bunu biz bilemeyiz. Karar Meclis’in kararıdır. Cumhurbaşkanlığı konusunda zaten bundan başka da bir şey söyleme durumunda değilim. Hukuken de hakka sahip değilim.”

Neden sözde değil de özde Cumhuriyet’in değerlerine bağlılık istemiştir Büyükanıt?

Nedeni basittir, bugün aday olmak isteyen Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet’e bağlılığının bir takiyyeden ibaret olduğu anlayışı tüm toplumun ortak kanısıdır.

Bu kanının çok nazikçe açıklanmasını sanırız Tayyip Erdoğan ve yandaşları da değerlendirecektir. Büyükanıt’ın açıklamaları, Tayyip Erdoğan’ın Karargâh’ın içine sinmeyen biri olacağı böylelikle açıklanmış oldu. Daha fazlasını Tayyip Erdoğan’ın zorlamaması gerekmektedir.

Ama çok daha önemli olan bir şey var açıklamada.

Büyükanıt’ın açıklamasının tam metnini alın ve okuyun. Göreceksiniz ki burada ifade edilen tüm görüşler mevcut iktidarın tüm uygulamalarının, davranışlarının ve düşüncelerinin tam tersidir.

Bu bakımdan Karargâh açıklaması, Karargâh’ın bakış açısının iktidardan farklı olduğunun kamuoyuna deklare edilmesi olmuştur.

Bu açıklamalarla Tayyip Erdoğan ve çevresinin tüm uygulamaları eleştirilmiş, hatta üstü kapalı bir şekilde Ordu’ya yönelik tertip düzenlemekle suçlanmış ve son olarak da “Cumhurbaşkanlığı’na heves etme” denilmiştir.

Tayyip Erdoğan’ın bundan ders çıkarıp çıkartmayacağını ise göreceğiz elbette.

Bu noktada hemen günlük basının açıklamayı ne şekilde yansıttığına da bir göz atalım.

Fethullah’ın ana yayın organı Zaman gazetesi bu açıklamayı manşetten bile vermemiş! Sayfanın en altındaki haberin başlığı ise “Köşk seçiminde karar Meclis’in.”

Hilmi Özkök’ün Zaman’a manşet olan açıklamalarına benzemiyor demek ki Büyükanıt’ın açıklamaları!

Hele hele Başbakan’ın Yaşar Büyükanıt’ı öven açıklaması ile kimi milletvekillerinin Büyükanıt’ın özde laik tanımlaması ile Tayyip Erdoğan’ı kastettiğini açıklamaları işin komedi kısmı.

Ama aslolan Zaman’ın haberi. Büyükanıt, Hilmi Özkök’ün tersine Zaman’ı sevindiren bir açıklama yapmamış demek ki!

Benzer bir manşetin Hürriyet tarafından atılmış olmasını da önemseyelim.

O açıklamadan tüm basın ve tüm aklı başında insanlar “sözde değil özde laik” vurgulamasını alırken, Hürriyet nasıl olur da “Karar Meclis’in” manşeti çıkarabilir?

Gazetecilikte bu manşeti atanı muhabir olsa işten atarlar, ama genel yayın yönetmeni aynı zamanda patronun iş takipçisi ise farklı olur. Demek ki Doğan Grubu Sabah’a el konulmasından fena halde korkmuş. O nedenle Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına razı olmuş!

Bir önemli husus da Büyükanıt’ın açıklama yapacağını duyurmasından sonra Hilmi Özkök’ün Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklama. Bu Fethullahçıların telaşını ele vermektedir. Büyükanıt’ın yapacağı uyarılara karşı Hilmi Özkök konuşturulmuş ve Büyükanıt tehdit edilmiştir.

Hilmi Özkök’ün “Darbe söylentilerini yayanlara saygı duyuyorum” açıklaması bu şahsın bu cemaatin çizgisinde olduğunun çok açık ifadesidir. Askeri savcılık bu söylentiyi yayan dergiye soruşturma başlatırken eski Genelkurmay Başkanı bu adamlara saygı duyuyor!

Peki kim bu adam?

Yeni Şafak’tan yetişme bir dinci!

Hilmi Özkök, açıkça, Büyükanıt’ı sen konuşursan ben de darbecileri açıklarım diye tehdit etmek için yapmıştır bu konuşmayı.

Ama başaramamıştır ve Büyükanıt darbenin söylenti olduğunu söylemiş ve ardından Askeri Savcılık harekete geçmiştir!

Kontrgerillacılıkta son “Nokta” böylelikle ortaya çıkmıştır.

Bundan sonrası için Tayyip Erdoğan’ın Karargâh’ın açıklamalarını dikkate alıp almayacağını göreceğiz elbette. Ama eşinin başı türbanlı bir Başkomutan’ın laik TSK’ya nasıl Başkomutanlık edeceği de bir soru işareti.

Mesela bir soru soralım:

Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilse ve eşiyle birlikte Çankaya Köşkü’ne gitse ve oradaki Muhafız Alayı Komutanı arabayı kapıda durdurup, kusura bakmayın efendim türbanınızla giremezsiniz dese ne olur?

Bildiğimiz kadarıyla devletin kılık kıyafet genelgesini uygulamak zorunda bir subay kendisi...


Bu yazıyla ilgili siz de düşüncelerinizi iletebilirsiniz:


İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe