|
Gökçe Fırat |
Son bir yılın muhasebesi Toplumsal ve siyasal gelişmeleri takip etmek, ne olup ne bittiğini anlamak ve neler olacağını kestirmek için ille de “müneccim” olmaya gerek yoktur. Toplumsal gelişmelerin yönünü kestirmek için “statükocu” değil “devrimci” bir bakış açısına ihtiyaç vardır. TÜRKSOLU yayın hayatına başladığı günden bu yana, beş yıldır, hiç yanılmadan toplumsal gelişmelerin yönünü doğru bir şekilde tespit ediyor, buna uygun stratejiler geliştiriyorsa bunun tek nedeni TÜRKSOLU önderliğinin “devrimci” bakış açısıdır. Bu bakış açısı aynı zamanda TÜRKSOLU’nu tüm ulusal güçler içinde farklılaştıran noktadır. TÜRKSOLU’nun süreci belirleyici tespit ve önerileri bu bakış açısı sayesinde yapılabilmektedir. Bunun önemini bundan bir yıl önce bu sütunlarda yazdığımız iki yazımızdan alıntılarla hatırlatacağız... İlk alıntı 15 Mayıs 2006 tarihli başyazımızdan: “AKP için her şey tersine dönmeye başladı Şemdinli’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu hep söyledik. Bu, Türkiye’yi çökertmek isteyen güçler açısından olduğu kadar, Türkiye’yi ayakta tutmak isteyen güçler açısından da böyle. ABD ve PKK ile işbirliği halinde, Türk devletine Şemdinli’de bir operasyona girişen AKP şu an zor durumda. Ordu’yu tasfiye edip rahat bir gelecek düşlerken, birdenbire tam tersi bir pozisyonda buldu kendisini. Fakat Şemdinli ile birlikte aynı zamanda siyasal alanda da çok önemli gelişmeler yaşanmaya başlandı. Şimdi bu gelişmeleri tahlil etmeye başlayalım. AKP iktidarı Şemdinli “iddianamesi” ile birlikte Ordu’ya önemli bir darbe vurmak istiyordu. En önemli hedefleri ise geleceğin Genelkurmay Başkanı gözüyle bakılan Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı tasfiye etmekti. Şemdinli operasyonu başladığında her şey yolunda gidiyordu. PKK’nın büyük provokasyonu Ordu’nun üzerinde kalmıştı. AKP’den CHP’ye tüm siyasi partiler, Zaman’dan Cumhuriyet’e tüm basın, tek koro halinde Şemdinli’nin üzerine gidilmesini talep ediyorlardı. Gidilecekti ki Şemdinli’nin faili durumuna düşürülen Ordu suçlu ilan edilebilsin. AKP iktidarı bu fırsatı iyi değerlendirdi. Hatta bir cesur adım atarak suçlamaları Yaşar Büyükanıt’a kadar götürdü. İlk anda herkes bir şaşkınlık yaşadı, sonra sessizlik birilerine daha fazla cesaret verdi. Hele Çankaya’dan ve en tepe noktadan ses çıkmaması bunlara daha fazla cesaret verdi. Sessizlik iki gün sonra bozuldu. Önce Genelkurmay Başkanı, ardından Org. Yaşar Büyükanıt, Tayyip Erdoğan’la görüştü. Tayyip Erdoğan panik havası içinde ve her zamanki inandırıcılıktan uzak üslubu ile “ordu gözbebeğimizdir” açıklamaları yapıyor ve “iddianame”nin sorumluluğunu üzerinden atmak istiyordu. Sonra olaylar hızlı ve plan dahilinde işlemeye başladı. İlk adım Jandarma istihbaratını pusuya düşüren ya da pusuya düşürmede rolü olduğu düşünülen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un görevden alınmasıydı. Hemen ardından Şemdinli “iddianamesi”ni hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslek hayatının sona ermesi geldi. Birden her şey tersine dönmeye başlamıştı sanki. Ama bu kadar da değildi. Ankara’da mevzilenenler Bu süreç içerisinde özellikle Cumhurbaşkanı Sezer’in çıkışları önemliydi. İddianame’nin hemen ardından Yaşar Büyükanıt’a sahip çıkan açıklaması, ardından AKP yönetimini neredeyse doğrudan suçlayan açıklamaları sırayla gelmeye başladı. Böylelikle Ankara’daki iki tepe nokta da AKP’ye karşı atağa geçmişti. Burada bir eşgüdüm olduğu seziliyordu. Bunu CHP Genel Başkanı Baykal izledi. Bugüne kadar türbana ılımlı mesajlar veren, Kürt sorununda demokratikleşmeden dem vuran, istikrara önem veren Baykal gitmiş, yerine devleti, orduyu, laikliği, Türk ulusunun tekliğini ve bölünmezliğini savunan Baykal gelmişti. Aynı dönemde sırasıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Yargıtay Başkanının, Anayasa Mahkemesi Başkanının ve en son olarak da Danıştay Başkanının iktidarı açıktan eleştiren açıklamaları gelmeye başladı. Açıklamalarda ortak nokta AKP iktidarının yargıyı siyasallaştırdığı, rejimi değiştirmeye çalıştığıydı. Süreç içinde önemle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da Ordu’nun İran, Irak sınırında mevzilenerek gerek PKK’ya, gerek PKK’yı koruyacak ve Apo’yu affedecek AKP’ye, gerekse her ikisini birden Ordu’nun üzerine süren ABD’ye önemli bir mesaj veriliyordu. Ordu, siperde hazır, saldırıları göğüslemeyi bekliyordu. Peki neden böyle oldu sorusuna gelirsek... İpleri ayırdedelim Siyasal gelişmelerin değiştiğini gören tüm güçler buna uygun yeni bir pozisyon belirleme arayışına girmişlerdir. İşte bizler açısından bugün bu pozisyon değişikliklerini de iyi değerlendirmek, sapla-samanı ayırmak önemlidir. AKP’yi son dönemde sıkıştıran gelişmelerin temel belirleyenini doğru tespit etmek en önemli noktadır. Son dönem uygulamaya girişilen program Ankara mekezli bir programdır. Çankaya-Genelkurmay ortak programıdır. Türk Ordusu’nun ve Çankaya’nın böylesi bir girişiminden kuşkulanan ABD’nin Ordu içinde Amerikancı ama AKP karşıtı bir darbe planı olduğunu ise yine bir yıl önce yazmıştık. Çankaya-Ordu birlikteliğinin ABD güdümü dışında olduğunun tek bir sınama noktası vardır; o da, Kürt meselesine alınacak tutum. Sınıra konuşlanmak ABD’ye mesafeyi göstermektedir. Nitekim bunun farkına varan ABD, Dışişleri Bakanını alelacele Türkiye’ye göndermiş ve AKP’ye destek çıkmaya çalışmıştır. ABD, Ordu’yu ABD karşıtı saflara itmeden AKP’yi safdışı etmek istemektedir. Ancak burada işi zordur. Çünkü Türkiye’de işler öylesine karışmıştır ve PKK tehlikesi o boyutlara varmıştır ki, Ordu üzerinde denetim kurmak zorlaşmıştır. Tüm bu nedenlerle son dönem AKP’ye karşı yükselen seslerin ve hareketlerin temel dinamiğinin Ankara merkezli olduğu gözükmektedir. Yargının olaya müdahil olması, CHP’nin yükselen çıkışları da bu eksen üzerinde değerlendirilmelidir. Yine bundan bir ay önce bu sayfalarda Cumhurbaşkanının başlatacağı bir programdan bahsetmiştik. Görülmektedir ki, yazdığımız maddeler birer birer uygulanmaya başlanmıştır. Türban ittifakı altında Kürtçülük-Amerikancılık Burada ABD ekseni ile Ankara eksenini ayırdetmek açısından önemli bir kıstas bulunmaktadır. Kimin ipleri ABD’de, kiminkiler Türkiye’de buradan görebiliriz. AKP’nin köşeye sıkıştığı noktada AKP karşıtı muhalefetin tavrına bakalım. MHP, AKP’yi son dönemde en fazla rahatlatan partidir. AKP’nin tümüyle PKK yandaşı politikaları, Ordu düşmanlığı, Şeriatçılığı, türban ısrarı, yargı düşmanlığı, Türkiye merkezli siyasal oluşumları bu noktalardan mücadeleye sevkeder. Oysa görülmektedir ki, bu noktaların hepsinde MHP, AKP’nin yanındadır! Oysa Kürt Sorunu’nun mevcut ağırlığı altında MHP’nin hareketlenmesi beklenirdi. Baykal’ın harekete geçmesi ama MHP’nin susmasının tek bir açıklaması vardır: MHP, ABD’den kumanda edilmektedir. Yine bölücülüğün bu kadar azgınlaştığı noktada MHP yandaşı Yeniçağ gazetesi de aynı şekilde türban bayraktarlığı, Türk-İslam savunuculuğu, yargı ve laiklik düşmanlığı yapmaktadır. Keza BBP’nin çıkışları da aynı eksendedir. Hatta Bahçeli’nin en son “Kürtçe konuşan vatandaşla PKK’lı teröristi ayırdeden bir politika izleyeceğiz” açıklaması, yine MHP’nin “ara rejime karşıyız” açıklaması, MHP’nin sadece ABD güdümünde olduğunu değil, Ankara eksenli oluşuma da karşı cephe aldığını göstermektedir. ANAP ve DYP’nin “türban” ısrarı da, bu partilerin ABD güdümünde olduğunu göstermektedir. Görülmektedir ki, türban ittifakı yeniden kurulmuştur: AKP, MHP, DYP, ANAP, BBP, türban bayraktarlığı altında, “Kürtçülükte” uzlaşmışlardır. Türban bugün sağcı güçlerin Kürtçülüğünü örtmektedir sadece. Türbana karşı konumlanan Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı, YÖK, CHP ise türbanı atarak Türkiye’nin Kürtçü problemini açığa çıkartmışlardır. Yine bu güçlerin tek dil, tek bayrak, tek ulus sloganları bu nedenledir. CHP Genel Başkanı’nın Tayyip Erdoğan’a Menderes uyarısı da önemli bir noktadır. Süreç adeta 27 Mayıs öncesini andırmaktadır, aklını başına devşirmeyen Başbakan’ın sonu da Menderes’e benzeyebilir. AKP karşıtlığı başlangıç ABD karşıtlığı sonuçtur Bu değerlendirmeler ışığında ulusal sol güçler olaya nasıl bakmalı ve neler yapmalı sorusuna gelince... AKP karşıtlığı ulusal güçler açısından sadece bir başlangıç noktasıdır. ABD karşıtlığına vardırılmayan bir AKP karşıtlığı, çıkış noktası Ankara merkezli olsa bile döner dolaşır Washington’un denetimine girer. Washington’un denetimine girmeyecek tek şey milletin fikri ve hissidir. Türk milleti bugün Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların kaynağını ABD olarak görmektedir ve ABD’ye düşmandır. Halkın bu görüşünü yansıtmaktan çekinecek her siyasal oluşum solu değil sağı güçlendirecektir. Tutarlı Amerikan karşıtlığı ise yine 27 Mayıs sonrası gelişmelerde görülebilir. 27 Mayıs’ın inanmış ve iyi niyetli kadroları bile bir süre sonra NATO ve CENTO’ya bağlılık bildirmek zorunda kaldılar. Keza yine CHP Amerikan güdümlü çok partili rejime geri dönüşü savundu. Bu noktada ayılan tek güç devrimci gençlikti. Dev-Genç’e dönüşecek hareket ise, 6. Filo’yu Türkiye’den denize dökerek atacaktı. Bugün, ulusal güçler açısından bu ikili tercihi tartışmak gerekmektedir. Çünkü AKP’yi yıkmak kolaydır; ancak AKP’den sonra nereye yürüneceğini belirlemek zordur. Bu noktada ulusal güçler uyanık olmak zorundadır. CHP’nin son dönem milliyetçi çıkışları, bu çıkışlar Ankara merkezli olduğu için sonuna kadar desteklenmelidir. Ancak CHP’nin tutarlı bir devrimci politika belirlemesi için, gençlik hareketinin ve ulusal güçlerin toparlanması, güçlenmesi ve radikalleşmesi gerekmektedir. Türkiye solculaştıkça CHP solcu köklerine dönecektir. CHP’nin 70’li yıllardaki “Ortanın Solu” politikası böylesi bir ortamda benimsenebilmiştir.” İkinci alıntımızsa 29 Mayıs 2006 tarihli başyazımızdan: “Kader yılına doğru AKP iktidarı Şemdinli’den sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştay’a baskın!.. Ve yine Şemdinli’de olduğu gibi suçu Ordu’nun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı. Şemdinli’den sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiye’nin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir. Önümüzdeki bir yıl Türkiye’nin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak. Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım: 1- 30 Ağustos 2006: Ordu komuta kademesinde değişiklik ve yeni Genel Kurmay Başkanı’nın belirlenmesi 2- Nisan/Mayıs 2007: Cumhurbaşkanlığı seçimi 3- Kasım 2007: Seçim Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir. Rejime tehdit algılandı AKP Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce erken seçimle yıkılmazsa Türkiye elden gidecektir. Cumhurbaşkanlığı koltuğunu AKP’ye sunacak bir parlamentonunsa ondan sonra hiçbir hükmü kalmayacaktır; çünkü Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı bir İran tarzı Molla rejimi olacaktır. Rejime yönelik bu tehdit ilk kez bu kadar net hissedilmektedir; çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi gittikçe yaklaşmaktadır. Yaklaştıkça da tehlike daha iyi hissedilmektedir. CHP kurmayları da bunu görerek bir siyasal hat belirleme ihtiyacı görmektedirler. Aynı tehlike sadece CHP tarafından değil Ordu komuta kademesi ve Cumhurbaşkanı Sezer tarafından da algılanmaktadır. Hele hele AKP’nin 23 Nisan’da rejime meydan okuyuşundan sonra tehlikenin vehameti daha net görülmüştür. Aynı şekilde Sezer’in sürece dahil olması özellikle bir noktada önem taşımaktadır. 30 Ağustos kararları Cumhurbaşkanı tarafından onaylanacaktır. Oysa AKP yeni gelecek komuta kademesinin bugünkü hükümeti işlevsiz bırakacak bir yönelime gireceğini görmektedir. Şemdinli’de giriştikleri tertip böylesi bir komuta kademesini emekliye sevk etmek için bir fırsattı. Fakat tertibi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Emekliye sevk etmek istedikleri onların adamlarının kellesini almış oldu. AKP nerelerde sıkıştı O halde AKP ne yapabilecektir? Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır. 1-)30 Ağustos’tan önce Ordu’yu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki, Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin. Çünkü Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKK’ya karşı inisiyatif Ordu’ya geçecek, PKK’ya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir. Özellikle AKP’nin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez. Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustos’tan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır. 2-)İkinci önemli tehdit, Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrıdır. Sezer’in tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezer’in çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler. 3-)AKP kurmayları aynı zamanda CHP’nin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler; çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir. Kaldı ki CHP’nin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHP’nin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır. Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHP’yi takip edecek 82 AKP’li vekil bulunmaktadır. İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır. Bu süreçte AKP’nin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri “AB sürecini baltalamayalım” ya da “ABD’yle ortaklığı bozmayalım” argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır. AKP’nin önündeki üç seçenek O halde durum şudur: 1-)AKP son derece güçsüzdür. Bu haliyle 30 Ağustos atamalarında etkili olamaz. 2-)Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde sistem krizi ile toptan çöküşe gidebilir. 3-)Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar süreci idare etse bile seçim anında güvenilir bir AKP grubu bulunmamaktadır. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimi anında bile ortada kalabilir. 4-)Bundan sonrasını düşünmek bile kâbustur. İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır. Verilecek karar üç şıklıdır. 1-)AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır. Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir; Tayyip Erdoğan’ın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir. AKP’liler tarafından bu formül “teslimiyet” formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyarmaktadırlar. Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup “teslimiyet” seçeneğini düşünmemektedir. 2-)İkinci seçenek AKP’nin teslim olmak yerine “rest çekmesi” ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir. AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir. 3-)Üçüncü seçenek ise AKP’nin “zorlama”sıdır. Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir. Ordu’ya düşen görev Bundan sonrası ne olacak? Ancak muhalif güçler açısından önemli görevler durmaktadır. Bu noktada meselenin çözülme noktası ABD’ye karşı güçlü durmaktır. Çünkü ABD tüm oluşumları denetimi altına almaya çalışacaktır. Burada kritik tavır K.Irak’a müdahale etmektir. İran-Irak sınırında yığınak yapan Türk Ordusu bir an önce sınırı geçmek ve hem AKP tertibini boşa çıkarmak, yoluna devam etmek, hem de ABD’yi nötralize etmek zorundadır. Danıştay tertibinin öncesinde Türkiye K.Irak’a müdahaleyi tartışıyordu. İki haftadır K.Irak meselesi gündemden düşmüş durumda. Tertibin boşa çıkarılmasının ilk göstergesi Türkiye’nin gerçek gündemi olan Kürtçülükle mücadele gündemine dönerek olur. Bu gündemde ise AKP’ye yer yoktur. Çünkü AKP, PKK’nın bölgedeki tek destekçisidir. K.Irak’a müdahalenin bir önemi de İran’la ilgilidir. Bugün K.Irak’a müdahale eden Türkiye, İran’a saldırıda ABD’nin yanında yer almaz. Muhalefet etmek değil, hükümeti devirmek! Sivil siyasi güçler açısındansa gelinen noktanın artık bir muhalefet etme noktası değil, hükümeti devirme noktası olduğunun tespit edilmesidir. Bu ülkeyi AKP daha fazla yönetemez. AKP yıkılmak üzeredir. Bunu yıkmak içinse halkın meydana çıkması gerekmektedir. Danıştay törenlerinde meydana dökülen halk “Katil Başbakan” sloganları atmış ve AKP’li bakanları yuhalamış, hatta bakanlara saldırmıştır. Bu durum, AKP’nin işinin bittiğinin tescilidir. Dünyanın hiçbir yerinde halkın “katil” olarak gördüğü biri başbakanlık koltuğunda oturamaz. Cenazeler bir başlangıçtır. Genel Kurmay Başkanı’nın “bu protestolar devam etsin” çağrısı çok doğrudur. Bir ABD turuncu darbesi ile iktidara gelen AKP’Yİ, KIRMIZI BİR HALK MUHALEFETİ İLE YIKMAK BİRİNCİL GÖREVDİR. Yıkılana kadar sallamak, meydanları doldurmak... Sivil güçlerin görevi budur. Unutmayalım, Çiller-Erbakan iktidarının gidişi de böyleydi... O zaman halk “Hükümet istifa-Çiller Amerika’ya” sloganı atıyordu. Ama sanırız şimdiki gösterilerde şu sloganları bile duyabiliriz: “Hükümet istifa, Katil Amerika’ya” ya da “Katil ananı da al git”... Halk bu, der mi der...” TÜRKSOLU yanılmaz, yanıltmaz... Alıntılarımız burada bitiyor... Ancak bundan tam bir yıl önce TÜRKSOLU’nda gelecek bir yılda yaşananların nasıl bu kadar net bir şekilde tespit edildiği sorusuna geri dönelim. Öncelikle bir hatırlatmayla başlayalım. Yukarıda alıntı yaptığımız yazılardan ilkinin başlığı “27 Mayıs Öncesi gibi”, ikincisinin başlığı ise “Tayyip ananı da al git”. Görüldüğü gibi bu başlıklar son derece iddialı başlıklar. Geçtiğimiz ay, yani Tayyip Erdoğan ve AKP’nin tüm sürece hakim olduğu ve “verdim ellerine bir çelik çomak oyalanıyorlar” dediği, önündeki tüm engellerin neredeyse kaybolduğu, AKP için en güçlü oldukları noktada “Kürt-İslam Faşizmi” adlı kitabımızı çıkardık ve bu kitaba bu iki yazıyı da aldık. Kimileri için AKP bu kadar güçlüyken bu yazılar bir “nostalji” veya “devrimci iyimserlik” olrak algılanabilirdi ama bizler “devrimci diyalektik” içinde, tespitlerimizin doğrulanacağından emin bir şekilde kitabımıza bu “ana uygun düşmeyen” yazılarımızı da almıştık. Ancak bugün görülmektedir ki bu tespitlerimiz de doğrulanmıştır. TÜRKSOLU AKP’nin iktidara gelmesinden itibaren en doğru stratejik tespitleri yapmış ve buna uygun mevzilenmiştir. AKP iktidarının güçlü olduğu anlarla zayıfladığı anları tespit etmek ve AKP karşıtı muhalefetin hareketlerini de buna uygun bir şekilde belirlemek ön plana çıkmaktadır. 14 Nisan Tandoğan Mitingi ile başlayan halk muhalefeti, Parlamentodaki CHP muhalefeti, Ordu’nun muhalefeti, Yargının muhalefeti ne anlama gelmektedir, bundan sonra neler olacaktır peki? Bu noktada da geçen yıl yazdığımız bu yazılar sürecin gidişatını belirlemektedir. Ancak bizim önerilerimizden tek sapma olan CHP’nin sine-i millete dönmemesinin yarattığı kırılma ve bunun önümüzdeki dönemde nelere yol açacağı çok ayrı bir tartışma konusudur. Bunu yine Genelkurmay’ın son geceyarısı “açıklaması”nın sonuçları ile birlikte ele almak gerekecektir. Bu iki önemli gelişmeyi ise “sürecin biraz daha rayında ilerlemesi için” şimdilik burada ele almıyoruz. Önümüzdeki sayıdan itibaren de bu konuya gireceğiz...
|