28.05.2007
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Ekonomi
Özgün
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

PKK’yı kendi topraklarımızda ve her nerede barınıyorsa bitirmek, Ordu’nun görevidir.
Bu halk bundan önce dişini sıktı, dört yıl sabretti ki adam gibi bir komutan gelsin ve bu sorunu çözsün.
Yaşar Büyükanıt, böylesi bir beklentinin ertesinde göreve gelmiştir. Bu beklentiyi boşa çıkartmamalıdır.
Şehit aileleri Başbakan’ı yuhalamakta Genelkurmay Başkanı’nı ise alkışlamaktadır. Bu alkışı hak etmenin ötesinde, bu gözyaşlarını dindirmek zorundadır.

Yaşar Paşa’ya düşen görev

Şeriat tehlikesi nereden kaynaklanıyor?

Genelkurmay’ın 27 Nisan tarihli geceyarısı bildirisinden sonra Türkiye’de tüm siyasal süreç değişmiştir. Aslında 12 Nisan tarihinde Genel Kurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın basın toplantısından sonra da diyebiliriz.

Şimdi herkes 22 Temmuz tarihinde yapılacak genel seçimlere odaklanmış durumda ve tüm hesaplar da buna göre yapılıyor. Fakat bu noktada 22 Temmuz seçimlerinin neyi değiştirip, neleri değiştiremeyeceğini de düşünmemiz gerek.

Bugün ülkemizin başına bela olan ve kurtulmaya çalıştığımız Şeriatçı hareket nereden kaynaklanmaktadır ve bu kaynak nasıl kurutulabilir?

Türkiye’de Şeriatçı hareket Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıktı. Kurtuluş Savaşı döneminde doğrudan Kurtuluş Savaşı karşıtı bir eyleme/ayaklanmaya dönüştü. Cumhuriyet Devrimi ile birlikte önemli ölçüde ezildi. Demokrat Parti dönemi ile birlikte tekrar dirildi. 12 Eylül’den sonra ise iktidara gelecek kadar güçlendi.

Bu dönemleştirmeler içinde Şeriatçı hareketin beslenme kaynağının ülke içi olmadığı görülmektedir. Şeriatçılık kökü dışarda bir akımdır ve Türkiye Batı ile yakınlaştıkça Şeriatçı hareket de güçlenmektedir.

Dolayısıyla Şeriat tehlikesinin Arabistan veya İran gibi Doğudan gelen bir tehlike değil tam tersine Batıdan gelen bir tehlike olduğu görülmektedir.

Tabii en önemli mesele bu Şeriatçılığın Batı ile ilişkilerde nereye oturduğudur.

Hıristiyan Batı ülkeleri Türkiye gibi bir Müslüman ülkede neden Şeriatı desteklesin?

İşte burada dinsel alanın dışına çıkarız. Şeriatçılık Osmanlı’nın parçalanma ve paylaşılma döneminin bir ürünüdür. Bu dönemde Osmanlı’yı parçalamak isteyen emperyalist güçler, ülke içi ulusal bütünleşmeye engel olmak için Şeriatçılığı desteklemiştir. Dolayısıyla Şeriatçılık bir iç politik olgu değildir, dış politikanın bir ürünüdür.

Bu dış politika meselesi ise Türkiye’de bir Kürt devleti, bir Ermeni devleti, bir Pontus Rum devleti kurma meselesidir.

İşte Şeriatçı akım, Kürtçülüğün, Ermeniciliğin; Rumculuğun destekçisi ve daha çok da örtüsü olarak geliştirilmiştir.

Bu ülkede Kürtçüler, Ermeniciler, Rumcular uzun yıllardan beri Şeriatçılık maskesi ardına sığınmışlardır. Dolayısıyla Şeriatçılıkla mücadele etmek aynı zamanda Kürtçülükle, Ermenicilikle, Rumculukla mücadele gibi okunmalıdır.

Ama aynı zamanda burada büyük bir zaaf da ortaya çıkmaktadır. Çünkü Şeriatçılık bir taraftan da Kürtçülükle, Ermenicilikle, Rumculukla mücadele etmemenin de bir kılıfı olabilmektedir.

Türkiye’nin Şeriatçılıkla mücadele ekseninde bu nedenle önemli bir dengesizlik bulunmaktadır. Şeriatçılıkla mücadele bir laiklik sorunundan öte, laikliğin de temel toplumsal yapısı olan uluslaşma sorunudur. Dolayısıyla Şeriatçılıkla mücadele milliyetçi bir programla verilebilir.

Esas mesele: Kürt istilası

22 Temmuz seçimleri bu açıdan önemli bir sınanma noktası olacaktır. Cumhuriyet’i korumaktan bahsedenlerin, tehlikenin ne ölçüde farkında oldukları burada ortaya çıkacaktır.

Şimdi esas büyük sorunu ortaya koyalım: Türkiye AKP iktidarının yıkılması ile birlikte, 23 Temmuz sabahı, hangi sorununu çözmüş olacaktır?

Mesela ülkemizdeki Kürt devleti planı ne ölçüde engellenmiş olacaktır?

Ermeni, Rum vb. azınlıkların, ulusal bütünlüğümüze karşı eylemleri ne olacaktır?

Daha açık soralım: 22 Temmuz seçimleri ile birlikte AKP’nin yıkılması, sokaktaki Kürt istilasını ortadan kaldıracak mıdır?

Bu noktada AKP’nin gerçek siyasal kimliği tespit edilmelidir. AKP, Şeriatçı bir parti değildir, AKP Kürt-İslamcı bir partidir. Bu partinin temel misyonu, Cumhuriyet rejiminin yerine bir Kürt-İslam devletinin kurulmasıdır. Bu ise Şeyh Sait ve Said-i Kürdi’nin Osmanlı yıkılırken ortaya koydukları hedeftir.

Bu noktada İslamcılık Kürtçülüğün bir örtüsü olmaktadır. Şeyh Sait de kendi eylemini, yani ayaklanmasını bağımsız bir Kürt devleti kurma hareketi olarak değil, İslamı hakim kılma mücadelesi olarak ortaya koymuştur. Ancak eylem ortadadır: İngilizlerin desteği ve parasıyla, bağımsız bir Kürt devleti için ayaklanmadır.

Dolayısıyla nasıl ki Şeyh Sait ayaklanmasını salt bir Şeriatçı hareket olarak görmek yanlışsa, bugün de AKP hareketini salt bir Şeriatçı hareket olarak görmemek zorundayız. Bu hareketin esas misyonu Kürtçülüğüdür. İslam, Kürtçülüklerini gizlemenin bir aracı olmaktadır.

Bu nedenlerle AKP’yi yıkmak için girişilen her tür eylem ve toplumsal mücadele gelip bir noktada odaklanmaktadır: “Kürt meselesi”ne çüzümünüz nedir?

O nedenle AKP karşıtı bir hareket ve eylemin ne kadar AKP karşıtı olduğunun sınanma noktası da budur.

AKP karşıtları antiemperyalist olmadıktan sonra...

Şimdi bu noktanın üzerinde biraz duralım.

Mesela AKP karşıtlarına soralım, AKP yıkıldıktan sonra AB ile ve ABD ile ilişkileri nasıl devam ettireceksiniz?

AB’ye üyelik hedefi sürecek mi?

Ya ABD ile stratejik müttefiklik?

Bu sorulara verilecek cevap her şeyden önemli ve tek belirleyicidir.

Eğer hem AKP’ye karşı çıkıyor, hem de AB sürecini devam ettirmekten bahsediyorsanız, hem AKP’ye karşı çıkıyor hem de ABD’yi karşımıza almayalım diyorsanız, sizin misyonunuz da Kürtçülüğün laik maskesi olarak kullanılmak olacaktır.

Oysa bu ülkenin tek sahibi olan Türk milletinin artık maskelerle ve gölgelerle savaşmak gibi bir lüksü kalmamıştır.

28 Şubat döneminde Şeriatçı partiden sonra gelen partiler bu ülkenin hangi sorununu çözdüler?

Bir hareketin Şeriatçı olmaması, laik olması yeterli bir program değildir, bu laik hareket antiemperyalist olmadıktan sonra hiçbir şey değişmeyecektir.

İşte bu noktada Atatürkçülüğün önemi ortaya çıkmaktadır. Atatürk, Şeriatçılığa karşı mücadele ederken Batı ile savaşmamıştır, tam tersine Atatürk Batı ile savaşırken Şeriatçılıkla mücadele etmiştir. Savaşı böyle bir zeminde verdiği için de başarılı olmuştur.

Bu noktada Bağımsızlık esas kaynak, laiklik ise bunun sonucudur.

Bugün Altı Ok ardında politika yapacaklara sorulacak tek soru da budur: Atatürk’ün yolunu izleyecek misiniz?

Antiemperyalizmi Atatürkçülüğün en temel politikası olarak uygulayacak mısınız?

Bu noktada çok açık olalım, sadece AKP karşıtı diye antiemperyalist olmayan bir hareketi desteklemek hiçbir sorunumuzu çözmez. Aksine gerçek sorunlarla mücadele edecek zamanımızı ve enerjimizi boşa harcamış oluruz.

Kaldı ki antiemperyalist olmayan hiçbir hareket de AKP zihniyetini yıkamaz. AKP’ye karşı gerçek bir zaferin tek yolu antiemperyalizmdir.

Bu denklemi çözemeyenlerse politik arenada ilelebet laik muhalefetçilikle oyalanacaklardır.

Yaşar Paşa’ya düşen görev

Bu noktada tekrardan başa dönelim.

Genelkurmay Başkanlığı’nın tavrının bu noktada da belirleyici olacağı ortadadır. O nedenle biraz bu tavır üzerinde duralım.

Genel Kurmay Başkanı’nın 12 Nisan tarihli basın toplantısı, Türkiye’nin sorunlarının doğru tahlili ve ideolojik zeminde yerli yerine oturtulması açısından son derece önemliydi. Burada temel mesele Türk ulus devletinin korunması olarak ortaya konuluyordu.

AKP ile mücadelenin yükseldiği asıl nokta da budur. AKP Türk ulus devletinin zayıflaması, çözülmesi, yıkılması için girişilen tüm eylemlerin destekçisi, kimi zamansa doğrudan örgütleyicisi olmuştur.

AKP’nin bu ülkede en fazla tepki çeken davranışı nedir?

En son bir şehit cenazesinde tüm şehit yakınları ve vatandaşların doğrudan Tayyip Erdoğan’ı yuhalamaları, protesto etmeleri, istifaya davet etmeleri son derece anlamlıdır.

AKP bu ülkede akan kanın sorumlusudur.

Her şehidin kanında payı vardır.

Şehitlerimizi kelle olarak gören, askerlerimizi yan gelip yatanlar olarak tanımlayan bir zihniyettir AKP’yi istenmez yapan.

Temel meselemiz de bu zihniyetin iktidarı daha fazla gasp etmemesidir.

Vatandaş, AKP’nin PKK’ya desteğini çok iyi görmektedir.

PKK, AKP döneminde serbest kalmış, tüm belediyeleri ele geçirmiş, sokakları istila etmiştir.

Bunun Türkiye’ye bedeli sadece şehit vermek olsa bu halk daha çok şehit verir, acısını içine atar, susardı...

Ama susmuyor.

Çünkü bu bedel artık kan değil topraktır.

Şimdi AKP karşıtı tüm toplumsal muhalefete soralım, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü AB’ye karşı da, ABD’ye karşı da savunmaktan yana mısınız, değil misiniz?

Şehit cenazelerinden yükselen çığlık bu çığlıktır.

Ve Ordu açısından da burada iş ciddileşmektedir. Ordu, siyasal iradenin emrinde bir kuruluş değildir. Ordu, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumaktan doğrudan sorumlu olan, bu görev kendisine verilmiş olan bir kurumdur.

Mesela hiçbir Ordu komutanının “Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumadım çünkü bana hükümet böyle bir görev vermedi” deme hakkı yoktur. Çünkü burada doğrudan Anayasa ve iç tüzükle verilmiş bir görev vardır.

Bu bakımdan şimdiki Başbakan’ın “Ordu bana bağlıdır” lafı bir sayıklamadır. Başbakan’ın her sözü gibi bu da ancak ucuz bir kabadayılık gösterisidir. Ve yine her sözü gibi gerçekle alakası yoktur.

Hele hele “Ordu bizden sınır ötesi için izin istesin hemen veririz” sözüne gelince. Böyle bir izin için başvuru olsa Meclis’i toplamayacakları, zaten Meclis’in de görev süresinin yakında dolacağını bilmektedir.

Fakat Başbakan istemiyor diye Türkiye böylesi bir sınır ötesinden de uzak kalamaz. PKK’yı kendi topraklarımızda ve her nerede barınıyorsa bitirmek, Ordu’nun görevidir.

Bu halk bundan önce dişini sıktı, dört yıl sabretti ki adam gibi bir komutan gelsin ve bu sorunu çözsün.

Yaşar Büyükanıt, böylesi bir beklentinin ertesinde göreve gelmiştir.

Bu beklentiyi boşa çıkartmamalıdır.

Şehit aileleri Başbakan’ı yuhalamakta Genel Kurmay Başkanı’nı ise alkışlamaktadır.

Bu alkışı hak etmenin ötesinde, bu gözyaşlarını dindirmek zorundadır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe