|
Yekta Güngör Özden |
Yazarımız Yekta Güngör Özden’le iyileşme sürecinde yaptığımız ilk söyleşi: Öncelikle, atlattığım sağlık sorunuyla ilgili TÜRKSOLU okurlarından aldığım “geçmiş olsun” dileklerine, beni sağlığa kavuşturan hekimler ve onların yakın çalışma arkadaşlarına, bütün meslektaş, dost arkadaş, gönüldaşlara ve TÜRKSOLU’na sizin sayfalarınızdan teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Sağlık durumum daha iyi olduğunda önceki dönemde olduğu gibi, yazılarımla TÜRKSOLU’nu desteklemeyi sürdüreceğim. Çünkü ben TÜRKSOLU’nu çıkaran arkadaşların içtenliğine, sağlıklı düşündüklerine, amaçlarının iyi olduğuna ve çabalarının yararına inanıyorum. Her ne kadar TÜRKSOLU gazetesine ve orada yazanlara saldıranlar varsa da hiç önemli değil. Kendi geçmişlerini, köklerini, karakter ve düşünce yapılarını unutturmak için şimdi patronların buyruğunda, yabancıların kucağında her türlü şaklabanlığı yapıyorlar. Ondan sonra da yazıların kişilere bağlı, onların düşüncelerini yansıtan açılımlar olduğunu unutup sanki kadroluymuş, sanki ücretliymiş, sanki bir örgütün elemanıymış gibi değerlendirmelerle suçlayıp kendi okuyucularını aldatıyorlar. Bunlar biliyorsunuz eski solcu geçinenler, eski şeriatçılar, bir uçtan bir uca gidip gelenler, ortada durmasını bilemeyenler, beceremeyenler ve kötü niyetlilerdir. Kürtçü, ermenici, şeriatçı, AB’ci, ABD’ci, çıkarcı medya kalpazanlarıdır. Her zaman söylüyorum; TÜRKSOLU’nda yazan diğer arkadaşların yazıları, tutumları, birbirini bağlamıyor, kendilerini ilgilendiriyor. Örgüt değil, bağımsız ve özgür bireyleriz. Irkçı-Turancı, sentezci de değiliz. Beni ilgilendiren şey TÜRKSOLU’nun çıkış yani yayın amacı... TÜRKSOLU’nun ulaştığı insanların benim duygu ve düşüncelerimi öğrenmeleri, bilmeleri. Ben sakıncalı bulduklarımla doğru bulup desteklediklerim arasındaki ayrımı ortaya koyabiliyorsam yazılarımı okuyanların da bunu yapmalarıdır. Başka amacım ve beklentim yok. Ben 1946 yılında gazete muhabiri kartını almışım; 1950’den sonra değişik gazetelerde ve dergilerde sekreterlik, köşe yazarlığı, sahiplik yaptım. Vatan gazetesini mahkeme kararıyla yed-i âdil olarak yönettim, bir yıl. Bunun dışında elli biri bulan ortak ve tek başına çıkan kitaplarım var. Ama kendilerinin bütün saçmalıklarını, bütün satılmışlıklarını, bütün ikiyüzlülüklerini, bütün dönekliklerini ve bütün sapkınlıklarını unutturmak için başkalarını suçlamayı marifet sayanlar bizim özgün mesleğimizin ürünlerini de gözardı ederek, yadsıyarak suçlamalarını alaylı ve küçümseyici anlatımlarla sürdürüyor. Aşağılık duygularını yenemiyor ve aldıkları cezaya katlanamıyorlar. Milliyetçiliği ulusalcılıktan ayrı ve ulusalcılık karşıtı sanan, Atatürkçülükle ilgisiz sözde milliyetçilerle, küreselleşmeyi anlamayıp ulusalcılık-ulus devlet karşıtlığı olarak savunan uluslararası yazar(!)lığa soyunan yabancılaşmış sözde demokratlar aynı çizgiye düşmektedirler. Bunlara karşı kısaca sözü yinelemek istiyorum: Her havlamaya başımı çevirsem yolda yürüyemem. Arkasına bakmasını sevmeyen bir adamım. Bunlara da aldırmıyorum. Onları da beni de toplum ve ilgililer tanıyor. Toplumun yargısı önemli. Bizi tanımayıp yeni tanımaya başlayanların bilmesi için özetle söylüyorum. Ben Atatürkçüyüm bir, ben ulusalcıyım iki, ben Kuvayı Milliyeciyim üç. Ama ben yeni mandacı değilim, numaracı cumhuriyetçi değilim, patron maşası değilim, yabancılarla cirit atan, onlarla düşüp kalkan bir adam değilim. Ben satılmış değilim, kiralık değilim, kukla değilim ve ben kimseden (aldığım emekli maaşımdan başka) birşey alarak onlara hizmet etmeyi onların gönlünü hoş etmeye çalışan birisi değilim. Ve ben Atatürkçü gençlerin her zaman destekçisiyim, her zaman yanındayım. O bakımdan kim ne derse desin ne yazarsa yazsın hiçbirine aldırış etmeden doğru bildiklerimi yazmaya ve söylemeye sağlığım elverdiği sürece yurttaşlık görevi sayacağım. Toplumun gözü, kulağı, dili sayılan medyanın Türkiye’mizin son yıllarında içine düştüğü durumu hepimiz biliyoruz. Büyük bir kesimi üzüntüyle söylemek istiyorum, terör aygıtı gibi çalışıyor. Gerçekleri saklıyor. Büyük bir kesimi iktidarlar şakşakçılığıyla toplumu yanıltıyor. O bakımdan Türkiye’de bana göre demokrasinin baş düşmanı, demokrasiyi istemeyenler, bizim gibi Atatürkçüler, Türkiye Cumhuriyeti’ni savunanlar değil, bu tür duruma düşenler, yeni mandacılar, numaracı cumhuriyetçiler, insan haklarını ve özgürlükleri, demokrasiyi ve inancı sömürenlerdir. Çıkarları için her türlü ilkeyi gözardı eden her türlü kavramın anlamını kendine göre değiştirip yitirten ve her türlü yalanı söylemekte sakınca görmeyenlerdir. Bakın size bir örnek vereyim; adamın biri çıkıyor, “Ben adayım, Atatürkçü değilim, lâik değilim” diyor, bu adamı medya “çok parlak isim, dört dörtlük aday” diye takdim ediyor. Düşünebiliyor musunuz? Atatürkçü demek, Türkiye’nin bağımsızlığını, özgürlüğünü, ulusal egemenliğini, çağdaşlaşmasını istemektir. Şimdi bunlar “Ben Atatürkçü değilim” derken hepsini reddeden, hele lâik olmadığını söyleyip bana göre büsbütün çağdışına düşen bir adamı “Çok parlak bir isim, dört dörtlük bir aday” diye sunmanın anlamı ne oluyor? “Sistem”in ne olduğunu bilmeyenler sırf Atatürk’ü küçültmek ve yaptıklarını karalamak için Atatürk’e saldırıyor. Onun zamanındaki koşulları ve ortamı unutarak birçok konuda yararlı değil zararlı olduğunu söylüyorlar. Ekonomik durumu, zorunlu devletçiliği akılsızca eleştiriyorlar. Ama 1950 sonrasına hiç değinmiyorlar. Dar’ül Fünun’dan üniversiteye nasıl geçildiğini, Atatürk’ün bu konuda neler yaptığını gözardı edip üniversiteleri mahvettiğini söylüyorlar. Müderrislerden çoğunun Kurtuluş Savaşı’mızda Atatürk ve arkadaşlarına karşıtlıklarını, Türkiye için ne kötülükler yaptıklarını kimlerle işbirliğinde bulunduklarını unutuyorlar. Son zamanlarda da bunu daha açık yapmaya başladılar, Anayasa yanlılığını, tüm nitelikleriyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti yanlılığını sakıncalı sayan aklı evveller çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olmak demek bana göre: Akıldan yana olmak, bağımsızlıktan yana olmak, çağdaşlıktan, uygarlıktan yana olmak, insanlıktan, demokrasiden, barıştan, bilimden, hukuktan yana olmak demektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kimsenin bir karış toprağında gözü olmadığını herkes biliyor. Buna karşın gerek Lozan Barış Antlaşması’yla elde ettiği hakları, gerekse kendi durumunun günümüzde getirdiği olanakları elde edememesine, Avrupa Birliği’nin iç işlerimize karışmasına, Amerika’nın dışişlerimizde tamamen egemen olmasına ve IMF’nin de ekonomik durumumuzu yönetmesine ses çıkarmıyorlar. Soyguncular, hortumcular, din sömürücüleri, din tâcirleri de diyebilirsiniz buna, yalancılar, sahtekârlar, bölücüler, yıkıcılar, anarşistler, dönekler, hainler hepsini unutuyorlar. Bunlara tek söz söylemiyorlar. Benim yaptığım ve sizin yaptığınız ne imiş ki zararlı olan? Hep kalemlerine ve dillerine bizi dolamaya çalışıyorlar. Yalancılığı ustalık sanıyorlar. Bir kere bir insan karşısındakini en az kendisi kadar saygın ve onurlu saymazsa ben o insanın saygınlık ve onurundan kuşku duyarım. Biz kimsenin kişiliğine saldırmıyoruz. Benim öyle bir düşüncem yok; ama insanın diline gelenleri söylemesi de terbiyesi gereği bazı sınırlar istiyor, ben o bakımdan susuyorum. Yoksa onların dediklerinin daha ağırını ve onların yaraşır oldukları sözcük ve nitelemelerle onları karşılamasını bal gibi beceririm. Ama bana, geçmiş meslek deneyimlerime uygun düşmüyor, yakışmıyor. Ayrıldığım yerlere toz konmasını, gölge düşmesini istemeyen bir adam olduğum için özetle böyle söylüyorum. Son günlerde Anayasa Mahkemesi’ne saldırmaya başladılar. Bir kez daha söylüyorum; Atatürk gibi, Türkiye Cumhuriyeti gibi, lâiklik gibi değerlerin, kurum ve kişilerin bana göre hiçbir savunmaya gereksinimi yoktur. Anayasa Mahkemesi de öyle. 1980’li yıllarda Tarabya’da sanıyorum o zaman ki Tercüman gazetesinin öncülüğüyle bir panel düzenlenmişti. Orada Turhan Feyzioğlu Anayasa Mahkemesi’nin üç kez ihtilâli önlediğini anlatmıştı. Bunun farkında değiller. Tıpkı askerin konuşmasının, görevi gereği yüklendiği sorumluluklara ilişkin açıklamalarının, öneri ve uyarılarının ve hattâ dileklerinin siyasal sayılmasındaki saçmalık gibi. Anayasa Mahkemesi Anayasayı yorumlarıyla güncelleştirip yenileyen kurumdur. Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasasından beri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin elinden alınan “tefsir” yetkisinin, “Anayasaya uygunluk denetimi”yle, yasaların Anayasaya uygunluğunu denetleme görevinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesiyle bu konuda Anayasa yorumunda son ve kesin sözü söyleyen organdır. Ulus adına karar verir, bağımsızdır. Bir yasa Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden geçmemişse uygulanır olması Anayasa Mahkemesi’nin son kararında değindiği gibi onun hukuka uygunluğunu göstermez. Ancak Anayasa Mahkemesi’ne denetime gelecek, Anayasa Mahkemesi “Anayasaya aykırılık yoktur” diye reddedecek, o zaman hukuksallığı tartışılmaz. Zaten Anayasa “uygundur” demez. Niye demez? Anayasa gereğince on yıl sonra, eskiden daha azdı, yeniden aynı konu Anayasa Mahkemesi’ne getirilebilir. Bugün “uygun” demişse yarın aykırı diyebilir. Ama bugün “aykırı” görmeyebilir yarınki koşullarda bir aykırılık olabilir. O nedenle de Anayasa Mahkemesi “Anayasaya aykırıdır” demedikçe yasaların uygulanması Anayasa Mahkemesi’nin denetimine sunulmaması yüzünden Anayasaya uygunluğunu göstermez. Ulusal hukukun kaynağı Anayasadır. Şimdi ikide bir sataşıyorlar; “Anayasa Mahkemesi siyasal karar vermiş”. Anayasa Mahkemesi’nin işlevi siyasal ama kararları siyasal değil. Tıpkı aşçıların yaptığı yemekleri başkasına sunmasına benzer. Anayasa Mahkemesi siyasal bir metin olan siyasal görüşlerin toplanıp ulusa sunulması anlamını da taşıyan yasaları denetlerken elbette vereceği kararların sonuçları siyasal olacaktır; ama karalar hukuksal metinlerdir, Anayasa kuralı değerindedir. Katılıp katılmamak ayrı, uyulması zorunludur. Bilimsel yönden saygılı biçimde eleştirilecektir. Karşı çıkıp saldırmak ilkellik ve bağnazlıktır. Hele siyasal amaçla saldırı çok çirkindir. Kötü örnekler giderek artıyor. Bir kez Anayasa Mahkemesi Anayasanın 153/2. maddesinde yazdığı gibi “Kendisini anayasa koyucu yerine koyamaz, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde karar veremez” sözü bile fazla. Zaten veremez. Bu sağlık memuruna “sen doktorluk yapamazsın”, müdüre “sen genel müdürlük yapamazsın” demeye benzer. Zaten yapamazlar. Ama Anayasa Mahkemesi öyle bir iptal kararı verir ki yeni durum kendiliğinden doğar. Ona uymak zorunluluğu da var. Milletvekilleri Anayasanın 81. maddesi, Cumhurbaşkanı ise 103. maddesi gereğince and içiyorlar. Ne için and içiyorlar? Andlarında ne diyorlar; Atatürk İlke ve İnkılâplarına, ayrıca lâiklik ilkesine, hukuka bağlılıktan, Anayasaya sadakatten ayrılmayacaklarına. Peki, Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarında, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” diyor. Yalnız kelebekleri bağlamıyor. Peki, Anayasanın 2. maddesinde lâiklik var. Anayasa Mahkemesi de üniversitelerde sıkmabaşın kullanılamayacağını 1989 kararıyla ortaya koymuş. Karar herkesi bağlıyorsa, bu beyefendiler de Anayasaya bağlılık andı içmişlerse, Cumhuriyetin Anayasal niteliklerinin başında da lâiklik geliyorsa nasıl olup da lâikliğe karşı konuşup davranıyorlar? Hâlâ nasıl olup Anayasa Mahkemesi kararlarına karşın “Biz sıkmabaşı serbest bırakacağız” diyorlar, söz veriyorlar ve “lâiklik” dendiğinde de kavga çıkarıyorlar. Andlarına bağlılar mı bunlar? Anayasa Mahkemesi, kararlarıyla toplumsal barışı sağlıyor, Anayasa Mahkemesi, siyaseti ahlâk çerçevesi içinde tutmaya çalışıyor. Asıl adalet budur. Gerçek demokrasilerde, hukuk devletinde Anayasa değişmeden Anayasa Mahkemesi kararına karşı yasa çıkarılamaz. O bakımdan Anayasaya saldırıların tümü yanlıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kararına katılmadığım bölümünü söylemiştim. Ama saygı ile uyarım. Bana göre Meclis 184’te toplanır. Oylama biçimi gizli oy olduğundan, salona girip oy vermek isteyenlere, salonda bulunup da oy vermeden gideceklere de engel olmak olanağı bulunmadığından oylamanın sandıkta 367 oyla bitmesi gerekiyor. Sonuç oyu geçerlik için yeterlidir. “Bu karar bizim işimize gelmiyor, bizim görüşümüze uymuyor, biz buna katılmıyoruz” diye Anayasa Mahkemesi’ni siyaset yapmakla suçlamak ve çirkin sözlerle eleştirmek “Anayasa’nın omurgası kırıldı, Anayasa siyaset yapıyor”, “Muhalefet başka kurumlardan emir alarak çalışıyor” gibi suçlamalarla toplumu karıştırmanın, yeni anlaşmazlıklara sürüklemenin ve gerginlik yaratmanın hiçbir anlamı yoktur. Asıl bunların üzerinde durulacak vatana ve Anayasa’ya sadakatla uyuşup uyuşmadığı denetlenecek, irdelenecek olan bu sakıncalı tutumlardır. İkide bir söylüyorlar; Anayasa Mahkemesi özelleştirmede şöyle söylemiş. Anayasa Mahkemesi Anayasaya göre karar verir, yasalara göre karar vermez. Hele hiçkimsenin keyfine göre karar vermez. Tansu Çiller’in zamanında söylemiştim, bir kez daha söylüyorum “Değil Türkiye’de, dünyada Anayasa Mahkemesine buyruk verecek kişi ve kurum yoktur.” İçinde belli görüşten insanlar olabilir. İçine belli görüşte insanların sokulduğu savları bulunabilir; ama kurul olarak verilen kararlar hiçbirisini yansıtmaz, yalnızca adaleti ve Anayasayı yansıtır. Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın 102. maddesiyle verdiği karar doğrudur. Kaldı ki 367 sorunu yeni gündeme gelmiş değildir. Ta Erbakan zamanından beri 367 tartışılmaktadır. Bu yeni bulunmuş bir şey değildir. Zaten Anayasa’da vardır. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazısıyla yeniden ortaya getirilmesi ve yayınlandığı yerlerin bu konuda direnmesi sanki yeni bir olay ve kuralmış gibi algılanmasına neden oldu. Onun da gerçekle ilgisi yoktur. Bir de Anayasa Mahkemesine siyasi partili üye seçilemeyeceği söyleniyor. Demokrasilerde, uygar ülkelerde her yurttaş bir demokratik kitle örgütünün değil, birkaç demokratik kitle örgütünün üyesidir. Ve avukatların parti üyesi olması çok doğaldır. Amerika’da avukatlarla yargıçlar aynı baronun üyesidir. Almanya’da yargıçlar parti üyesidir. 15 yıl avukatlık yapmış birisinin kim seçerse seçsin onun etkisinde kalmayacağı, özgür çalışacağı bir gerçek olarak kabul edilmelidir. Ben 1978’de başvurdum, 11 Ocak 1979’da Cumhuriyet Senatosu’nda 5 grubun oylarıyla Anayasa Mahkemesi’ne asıl üye seçildim. Seçildiğim zaman Cumhuriyet Halk Partisi’nin Başhukuk Müşaviriydim. Yüksek Danışma Kurulu üyesi olduğum için de tüzük gereği Parti Meclisi üyesiydim. Buna kimse ses çıkarmadı. Bir avukatın parti üyesi olması doğal. Parti üyesi olmayan sıradan, bu işlerden anlamayan ilgilenmeyen bir insan mı gelsin Anayasa Mahkemesi üyesi olsun? Namuslu ve şerefli insanlar yalan söyleyemezler. Yalan ve iftira dışında hiç kimse benim oyumun, falan kararın altındaki imzamın, filân partiden yana ya da karşı olduğunu da söyleyemez. Şimdi özetle söylemeye çalışıyorum. Bunların tersi olan yazıların kime hizmet ettiğini değerli okuyucularımızın saptaması, öğrenmesi, bilmesi gerekiyor. Demek ki medya büyük çoğunluğuyla iyi çalışmıyor. Anayasa Mahkemesi’ne saldırıda birleşiyorlar. İzlencelerini izlemek yeter. Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’ne aykırı biçimde alınan Meclis kararları eylemli İç Tüzük değişikliği olduğundan Anayasa Mahkemesi’nin denetim alanına girer. Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliklerini öz yönünden değil, ancak biçim yönünden ve şu üç koşulla sınırlı olarak denetler: Teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği gereğine uyulup uyulmadığı. Bunlarda bir aykırılık yoksa başka aykırılıklar iptal nedeni olamaz. Silahlı kuvvetlere saldırıda da birleşiyorlar. Olur olmaz sözler söylüyorlar. Tutturmuşlar körü körüne AB yandaşlığı, Amerika buyruğundan çıkmama, Amerika’dan korkma-çekinme, Ulusal Kurtuluş Savaşı vermemiş tutsak olmuş bir ulusmuşuz gibi bugün de bize 1919 ve 20’nin mandacılığını dayatmaya çalışanlar var. Bunlar köşe başlarına yerleştikleri gazetelerde her şeyi söylüyorlar. Şımarıklık ve şirretlik yoğunlaşıyor. Bu çirkinliklerin karşısında insanın elbet isyan edesi geliyor. Biz arada sırada duygu ve düşüncelerimizi ölçülü biçimde halka duyurmaya çalıştığımızda kötü insan olarak tanıtılıyoruz. Bunların yaptığı hizmetlerle bizim yaptığımız hizmetler yan yana getirilip tartılırsa sonucun ne olduğu daha saydam biçimde görülür. Medya böyle olmamalı. Devlet, ülkeyi ve ulusu kapsayan bir insan ve hukuk kurumudur. Devlet düşmanlığı, ayrımcılık, yıkıcılık, terör karşısında duranların başında medya gelmelidir. Olanlar Türkiye’mize oluyor. Bilinenler de olsa, yinelense de günümüz koşullarında değinmek, ilk konuşmamızda vurgulamak yararlıdır kanısındayım. Sonraki konuşmalarda seçimlere yer veririz.
|