30.07.2007/Sayı:147
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Hüseyin Adıgüzel

2007 seçimleri üzerine bir değerlendirme
Biz buradayız ve
mücadele için ayaktayız

Demokrasi halkın iradesini yansıtmaz

Seçimlerin sonuçları üzerine yapacağımız değerlendirmeden önce, demokrasi denilen yutturmaca ve masal hakkındaki düşüncelerimizi açıklayalım.

Demokratik olduğunu iddia eden ülkelerin tümünde iktidarlar güya serbest seçimlerle belirlenir. Bu, demokrasi denilen masalın halk kitlelerine akseden yüzüdür. Aksetmeyen yüz ise, demokrasi denilen nesnenin bir masaldan ibaret olduğudur. Halkın doğrudan yönetime katılması ya da halkın kendi seçtiği vekilleri vasıtası ile yönetime katılması olarak ifade edilen demokrasi, yukarıda verdiğimiz tanımlara bile uygun olarak uygulanmaz.

Siz, bugüne kadar yönetime katılan halktan birini gördünüz mü? Ya da halkın kendi iradesi ile seçtiği vekil gördünüz mü? Bu durumda tanımının ruhuna uygun olmayan bir uygulamaya nasıl demokrasi diyebilirsiniz?

Vekillerin tümü, parti liderlerinin iki dudağı arasından seçilmekte, halka da “Biz seçtik, siz de seçin.” denmektedir. Yani halkın seçmesi sözleri sadece bir yalandan ibarettir. Vekil olmak isteseniz, yine liderlerin iki dudağı arasına sıkışıp kalırsınız. Lider istemezse, siz ne olursanız olunuz, seçilme şansınız yoktur.

Görüldüğü gibi, seçme ve seçilme hakkının kullanılamadığı bir yönetim biçimi ile karşı karşıyayız. Ne seçtiklerimizi biz seçiyoruz, ne de seçilmek istesek seçilebiliyoruz. Öyle ise bu nasıl demokrasidir? Muhataplarına sormak gerekir. Bunun adı olsa olsa “oligarşi” ya da “partiler oligarşisi” olur da, “demokrasi” asla olmaz.

Bize, dünyanın bugüne kadar bulduğu en iyi yönetim biçimi olarak sunulan demokrasi, aslında birçok sakıncayı da bünyesinde taşımaktadır. Bu sakıncaları başka bir yazıya bırakarak sistemin bize nasıl yutturulduğuna bir bakalım; sistem Anglo-Saksonların bulup ortaya çıkardıkları bir yönetim biçimidir. Kendi insanlarının yapısına, psikolojisine, eğitim seviyesine uygun bir sistem olabilir ve bu gayet doğaldır. Orada takır takır işleyen sistemin, tüm dünyada aynı şekilde işleyeceğini söylemek ise temelden yanlış bir görüştür. Anglo-Saksonlara uygun olan sistemin, orada işlediği gibi işleyebilmesi, diğer insanların Anglo-Saksonlar gibi olmasına bağlıdır. Psikolojisi, yapısı, kültürü, eğitim seviyesi onlardan farklı olan bir toplumda bu sistemin işlemesi mümkün olamaz. Bunu herkes bilir, Anglo-Saksonlar da… Demokrasinin işlemesini sağlayacak olan temel olgu, demokrasiyi işletmek isteyen toplumların Anglo-Saksonlaşmasını sağlamaktır. Bu öyle bir olgudur ki, bunun için ekonomide, sosyal hayatta, politikada, eğitimde, askeri alanda tüm mekanizmalar harekete geçirilir ve sırasıyla uygulanır. Demokratikleşmek istemeyen toplumlar da zorla, silah zoruyla demokratikleştirilirler. Afganistan, Irak, Şili bunlara örnek üç ülkedir. Bu ne menem bir sistemdir ki, halkın istek ve arzusunu esas aldığını söyler; ama halk onu istemezse, silah zoru ile getirilir ve halka rağmen yerleştirilmeye çalışılır. Aynen bizde olduğu gibi… Halkın hangi sorununa bu sistem içinde çözüm bulunmuştur? Bir tane söyleyebilir misiniz? Eğitim sorunu mu çözüldü? Sağlık sorunu mu çözüldü? Geçim sorunu mu çözüldü? Memurların, işçilerin, esnafın, çiftçinin sorunları mı çözüldü? Konut sorunu mu çözüldü? Yol sorunu mu çözüldü? Gecekondu sorunu mu çözüldü? Hangisi çözüldü? Biz 1946 yılından bu yana güya demokrasi ile yönetiliyoruz. Neden bir tek sorunumuz çözüme ulaştırılamadı? Hâlâ altmış yıl önceki sorunlar neden önümüzde duruyor? Ama siyasilerin, para babalarının, medya patronlarının, bankacıların ve yüksek bürokratların tüm sorunları, hem de anında çözülüyor. Peki hani bu sistem halkın sistemiydi. Neden halkın yerine yüzde onluk kesimin sorunları çözülüyor da, halk bir kenara atılıyor? Çünkü bu sistem onların sistemidir, halkın sistemi değildir. Bize, halkın sistemi diye sadece yutturuyorlar.

Şimdi biz, bize zorla yutturdukları ve 1839 Tanzimat Fermanı’ndan beri, tüm değerlerimizi törpüleye törpüleye zorla kabul ettirmeye çalıştıkları demokrasi(!) ile güya yönetiliyoruz. Ve güya seçim yapıyoruz. Sonra da kendimizi kandırıyor ve biz “Demokratik bir ülkede yaşıyoruz.” diyoruz. Hadi oradan!

Ve çok ilginç bir tespit; demokrasi ile yönetilmemizi, bizim halkımızdan daha çok Batılılar istiyorlar. Bizim insan gibi yaşamamız için mi, yoksa bizi daha rahat sömürmek için mi?

2007 seçimlerinin analizi

Seçimler, beklentilerin tam aksine, AKP’nin iktidarı ile sonuçlandı. Bu sonuç AKP’liler de dahil herkesi şaşırttı. Sanki şehitlerine ağlayan bu insanlar değildi? Fındık mitingi yapanlar Ordulular, Giresunlular değildi. Hayatından memnun olmayanlar, yolsuzluklardan şikâyetçi olanlar, işsizlikten yakınanlar, ülkenin tapusu ile birlikte satıldığını söyleyenler, kırmızı çizgilerin ne olduğunu soranlar, Kürt istilâsını yaşayanlar sanki bu ülkenin insanları değildi. Nasıl olmuştu da bu sonuç alınmıştı? İlk bakışta şaşırtıcı gibi gelen bu sonuç, aslında derin bir analizde hiç de şaşırtıcı görünmüyordu. Böyle olmaması şaşırtıcıydı.

Seçim sonuçları bir gerçeği ortaya çıkardı. AKP dışındaki bütün partiler, artık çağdışı particilik yapmaktadırlar. Belli bir bölgenin partisi görünümündedirler. AKP 81 vilayette seçime giren tek parti olduğu gibi, yine 81 vilayette oylarını arttıran tek parti oldu. Nasıl oldu da, AKP bu kadar olumsuzluklar içinde bile bu sonucu aldı? Nedenleri şu başlıklar altında gösterebiliriz:

AKP’nin misyonu, AKP’nin destekleri, AKP’nin çalışma yöntemleri, muhalefet partilerinin durumu ve çalışma yöntemleri.

AKP’nin misyonu

AKP, güya eski “Milli Görüş” taraftarı olan ve partinin daha demokratik, daha katılımcı ve yenilikçi olmasını isteyenler tarafından kurulmuş bir partidir. Bunlar, kuruluş aşamasında ve daha sonra iktidarları döneminde de sıkça “Milli Görüş” gömleğini çıkardıklarını iddia etmişlerdir. Bu iddialara rağmen, din faktörü, aynı Fazilet Partisi’nde olduğu gibi burada da çok fazla kullanılmıştır. Kendilerine göre demokratiktirler ve Avrupa demokrasinin tüm kurumlarının ülkemizde geçerli olmasını savunmaktadırlar.

57. Hükümet, kendi içinde bölününce erken seçim kararı alınmış ve gidilen erken seçimler sonucunda AKP henüz yaşını bile doldurmadan tek başına iktidar olmuştur. Ben “iktidar olmuştur” diyorum; ama “iktidara getirilmiştir” diyenler de vardır.

57. Hükümet’in yıkılması için tezgâhlanan oyunlar (Ekonomik kriz çıkarılması, Derviş’in ABD’den getirilmesi, DSP’nin bölünmesi gibi) sonucu iktidara gelen AKP ilk döneminde misyonunu açık olarak ortaya koymuştur. Milli değer ve hassasiyetlere sırt çevirme, (Kıbrıs sorunu, Kuzey Irak sorunu, kırmızı çizgiler, ceza yasalarında yapılan değişiklikler, Eve Dönüş Yasası, Yerel Yönetimler Yasası gibi) toprakların altının ve üstünün yabancılara satılması, ekonomide milli yapıyı terk etme, özelleştirme adı altında bütün milli kurumların yabancılara peşkeş çekilmesi, tarımdan desteklerin kaldırılması, dinler arası diyalog adı altında kiliselerin faaliyete geçirilmesi gibi uygulamalar, AKP’nin kendisine biçilen misyonun ne olduğu hakkında bir fikir vermektedir. Bunu kısaca, gayri milli iç ve dış politika olarak özetleyebiliriz.

AKP’nin destekçileri

Yukarıda belirlediğimiz AKP misyonunun millete rağmen, hayata geçirilebilmesi özel desteklere ihtiyaç duymak zorundadır. Bu destekleri iç ve dış destekler olarak iki kısımda inceleyebiliriz;

a. İç destekler:

AKP iktidarı, bugüne kadar hiçbir iktidara nasip olmayan iç desteğe sahip tek iktidardır. Din faktörünün politikada aktif olarak kullanılmasından dolayı tüm camilerde imamların özel gayreti gözden ırak tutulmamalıdır. Ülkemizde son zamanlarda sayısı iki binleri aşan kiliselerin, ki buna Rum ve Ermeni kiliseleri de dahildir, AKP’ye açık destek vermişlerdir. Ülkemizde artık büyük organize güç oldukları herkes tarafından kabul edilen tarikatlar ve cemaatlar bütün güçlerini, maddi ve manevi seferber ederek AKP’yi desteklemişlerdir.

TÜSİAD, MÜSİAD ve para baronları; ki bunların içinde her tür kaçakçılığı meslek haline getirenler de vardır. Fabrikalarındaki bütün işçileri servislerle sandık başına taşıyan patron görüntüsü altındaki AKP militanlarının varlığını da hiç kimse inkâr edemez.

AKP’li belediyelerin tümü, belediye imkânlarını AKP’nin seçim kazanması için seferber etmişlerdir. Bilhassa seçimden hemen önce belediye işçilerini kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinde hükümet ile Türk-İş el ele çalışmışlar, belediye işçilerine büyük bir zam yapmışlardı. Bu zam elbette etkisini gösterecekti ve gösterdi de…

İçerideki demokrasi havarileri, Batı hayranı liboşlar, ayrılıkçı Kürtler, ABD ve AB’nin etki ajanları AKP’nin iktidarının devamından yarar uman kapkaççılar, soyguncular, müteahhitler el ele AKP’ye maddi ve manevi desteklerini esirgemediler.

En büyük destek de radyoları, televizyonları, gazeteleri ve dergileri ile medyadan geldi. Doğan Grubu, devletin elinde olan ATV Grubu, Star Grubu, Karamehmet Grubu bütün güçleri ile AKP’nin arkasında yer aldılar. Şöyle bir toparlarsak:

1.Bütün camiler ve kiliseler AKP’ye çalıştılar.

2.Bütün tarikatlar ve cemaatler el ele verdiler ve AKP’ye çalıştılar.

3.Bu yüzden seçimlerin baş belirleyici faktörü din oldu.

4.Belediyelerin maddi ve manevi destekleri; erzak, kömür dağıtımından tutun da altın dağıtımına kadar her şeyi organize ettiler.

5.TÜSİAD, MÜSİAD ve para baronlarının destekleri

6.Demokrat, liberal geçinen çevrelerin destekleri

7.Ayrılıkçı Kürtlerin destekleri

8.Medyanın büyük boyutlu desteğinin AKP iktidarının devamı için kullanıldığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Dış destekler

AKP’nin kendisine biçilen rolü ya da misyonu, dışarıda hazırlanıp içeride uygulamaya konulduğu için, en büyük desteği hazırlayanlardan ve onların iç destekçilerinden görmüştür. Seçimler öncesinde kamuoyu oluşturmada, seçim sürecinde etkili propaganda çalışmalarında ve seçimler sırasında seçmenlerin sandığa getirilmesinde bu desteğin inanılmaz boyutlara ulaştığı herkes tarafından görülmüştür. ABD ve AB’nin direktifleri ile hareket eden ve ABD ya da AB fonlarından beslenen medya mensuplarının ve sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları çalışmalar, seçim sonuçlarına doğrudan etki edebilecek boyutlarda olmuştur. ABD dolarının ve Euro’nun tam seçim sırasında düşüş trendine girmesi, borsaya dışarıdan sıcak para akması ve Türk lirasının yapay olarak değerlenmesi, bilinen çevrelerin, bilinen oyunlarından başka bir şey değildir. (Şu anda Türk ekonomisindeki sıcak paranın miktarı 85 milyar dolara yükselmiş ve yıllık götürüsü de 30 milyar dolara ulaşmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle ballı bir kazanç yoktur. Eğer, AKP dışında bir başka iktidar ortaya çıksaydı, bu paranın büyük kısmı çekilecek ve Türk ekonomisi yine büyük bir krizin içine sürüklenecekti. Aynen 57. Hükümet’te olduğu gibi…)

Başta ABD ve AB olmak üzere, Türkiye’yi ve dolayısıyla milletimizi soyan bütün çevreler, borsa simsarları, özelleştirme adı altında bütün stratejik kurumlarımıza el koyanlar, IMF tezgâhçıları, bankacılar bu iktidarın devamı yönünde destek vermişlerdir.

Uyum yasaları ve Eve Dönüş Yasası ile hiç ummadıkları haklara kavuşan ayrılıkçı Kürtçüler, sınır ötesi operasyondan korkan Talabani ve Barzani çeteleri, Yunanistan, Ermenistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail bu iktidarın devamından yana olduklarını ve memnuniyetlerini açık olarak bildirmişlerdir. Hatta, ABD o kadar memnun olmuştur ki, PKK’ya karşı tutum değişikliği yapmaya bile söz vermiştir.

Bu kadar iç ve dış destek dünyada hiçbir siyasi partiye nasip olmamıştır; ama her ne hikmetse, AKP gibi İslamcı bir çevrenin partisine bu destekler hiç esirgenmeden verilebilmiştir. Böyle desteği olan bir partinin seçim kaybetmesi hiçbir olumsuzlukta dahi mümkün değildir.

Bugün şaşırdığımız sonuç, aslında hiç de şaşırtıcı olmamalıdır; çünkü bu kadar büyük ekonomik gücü, bu kadar büyük politik gücü, bu kadar büyük moral gücü arkasına alan bir partinin seçim kaybetmesi doğa kanunlarına aykırıdır. Türk Milleti, bu seçimlerde işte bu güçlere karşı mücadele etmiştir ve bana göre de başarı sağlamıştır.

Elbette, başarıyı iktidar olarak görürsek başarısızlık ortada durmaktadır; ama bu kadar büyük güçlere karşı verilen onurlu bir mücadele vardır ve bu mücadele ulaşabildiği boyut kadar başarılıdır.

Daha büyük başarı olmaz mıydı? Elbette olabilirdi. Onu da sağ olsunlar ulusalcı olduğunu söyleyen partilerimizin darmadağınık olması engelledi. Muhalefet on beş yere bölünürken iktidar tüm güçleri arkasına alarak tek bir parti gibi seçime girmiştir.

Muhalefetin seçim sonuçları üzerindeki rolü

Muhalefet seçimlere darmadağınık olarak girmiş ve kaybetmiştir. Yapay olarak hazırlanan solda birlik ve sağda birlik sloganları tutmamış, birliktelikler sağlanamamış ve tam seçim sırasında birleşmeyi bile başaramayanları millet sandığa gömmüştür. Bunun başka bir açıklaması yoktur.

Lozan kahramanının İşçi Partisi, iktidar olmaktan, milli hükümet kurmaktan söz ederken onbinde otuz oy almayı ancak başarabilmiştir. Geçen seçimlerde onbinde elli olan oyu bu seçimlerde onbinde otuza düşmüştür. Demek ki, kahraman Perinçek ne yaparsa yapsın, Lozan’a gidip kahramanlık yapması, namaz kılmaya başlaması, dine saygılı olduğunu söylemesi falan para etmiyor. Millet artık onu tanıyor. Yapacağı tek şey partisini kapatıp politikayı bırakması ve köşesine çekilip anılarını yazmasıdır.

Diğer partiler de aynı işi yapmalıdır. Liberal Parti, Aydınlık Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Halkın Yükselişi Partisi, TKP, EMEP gibi…

İkinci bir etken ise, muhalefetin liderlerine milletin inancının kalmamış olmasıdır. Halk uzun zaman kime oy vereceğini bilememiş, doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış ve son anda yine AKP demiştir. Bu muhalefetteki lider eksikliğinin en bariz göstergesidir. Kararsız oyların tümünün AKP’ye gitmesi başka türlü izah edilemez. Sayın Baykal’a karşı başlatılan olumsuz kampanyalar, karalamalar ve politikada eskiyen yüzü, seçimlere büyük oranda etki etmiş ve CHP %20’lerde kalmıştır. Kerhen verilen oylara rağmen…

Aynı şey MHP için de geçerlidir. 57. Hükümet’teki yanlışlıklar, erken seçim kararının hiçbir geçerli gerekçe yokken alınması, Apo’nun İmralı’ya hapsedilmesi, idam edilememesi, liderin birleştirici, bütünleştirici olamaması, uygun zaman ve zeminde gençlerin sokaklara inmemesi MHP’nin kalesi olan İç Anadolu illerinde hezimet yaşamasının nedenidir.

Dikkat ederseniz, MHP Akdeniz, Ege ve Marmara bölgesinde yükselişe geçmiştir. Buralar, Kürt tehlikesini, kıyıların işgalini, Kürt mafyasının neler yaptığını yaşayarak bilen insanların bölgesidir. MHP bu bölgelerden bunun için büyük destek almıştır; ama kendi arka bahçesi olarak gördüğü İç Anadolu’da büyük bir hüsran yaşamıştır. Eğer geçen seçimde elde ettiği İç Anadolu başarısını bu seçimde tekrar edebilseydi, kesinlikle ikinci parti olabilirdi. Belki iktidar ortağı bile olabilirdi.

DP, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın yanlış stratejilerine kurban gitmiştir ve bana göre artık bu oluşumun miadı dolmuştur. Partiyi kapatmaları ve başka bir ad altında yeni bir parti kurmaları ya da CHP ya da MHP’ye katılmaları gerekmektedir. Artık Türk seçmenini bölmeye hakları olmadığını anlamaları zamanın geldiğini görmelidirler.

Muhalefet partileri, birkaç miting yapmakla, birkaç televizyona çıkmakla seçim kazanacaklarını düşünmüşler. AKP’nin çalışma metotlarına hiç bakmamışlar. Onlar bir yıldır, ev ev, kapı kapı dolaşıyorlar, yardıma muhtaçları tespit ediyorlar ve seçim zamanı da onlara kömürdür, yiyecektir dağıtıyorlar ve oylarını gönül rızası ile alıyorlar. Sadece Ankara’da bu şekilde yardım kuruluşunda görevli iki binin üzerinde çalışanı var AKP’nin. Muhalefet seçim kararı alındıktan sonra çalışmaya başladı. Yukarıda sözünü ettiğim örgütlenme modelinin yanından bile geçmediler, tam on ay geriden AKP’yi takip ettiler. Herhalde Cumhuriyet mitinglerine ve oraya akan insan seline güvendiler, “Çalışmasak da seçimi kazanırız.” düşüncesine kapıldılar.

Cumhuriyet mitingleri AKP’yi uyarırken muhalefeti tembelliğe sevk etti. Mitinglere katılan vatandaşların oylarını çantada keklik gördüler. Miting meydanlarına giderek meydanın oyunu kendilerinin zannettiler. Cumhuriyet mitinglerindeki muhteşem kalabalıklar, muhalefete “Biz varız, siz de gayret edin!” mesajıydı, yanlış algılandı.

Muhalefet söylem hatası yaptı. Meclis’e giren iki parti de stratejilerini AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın üzerine kurdular. Muhakkak gerekliydi, yapılması gerekirdi; ama bütün seçim stratejisinin bunun üzerine kurulması yanlıştı. İktidarda ne yapacaklarını, nelere öncelik vereceklerini, işçiye, çiftçiye, esnafa, memura neler getireceklerini anlatmaları gerekirken onlar Tayyip Erdoğan’a yüklenerek seçmen üzerinden puan toplayacaklarını düşündüler.

Bütün bunlara Genelkurmay’ın bildirisini kendi leyhlerine kullanmaları da eklenince, arkasında dünyanın en büyük desteği bulunan AKP’nin seçim kazanmaması için bir neden kalmadı. Kendileri bile sonuca şaşırdılar. “Bu kadarını doğrusu ben de beklemiyordum.” diyen eski İçişleri Bakanı buna bir örnektir.

Milli Mücadele Partisi ihtiyacı

Şimdi herkesin şapkasını önüne koyarak bu sonuçlardan kendilerine bir ders çıkarmaları gerekir. Siyasi partiler, çağdaş yönetime, çağdaş metotlara ve çalışma sistemine sahip olmak ve ülkenin her yerinde varlığını duyurmak zorundadır. Bu yapılmadığı müddetçe sonuç her zaman böyle olacaktır. Muhalefet partilerindeki liderlerin hiçbiri millete güven vermiyor. Bu yüzden hemen hepsi liderlerini değiştirmeli; dört yıl sonra yapılacak seçimlere yeni lider, yeni vizyon ve yeni bir yüz ile katılmak zorundadır. Bu liderlerle bundan daha iyisinin olması mümkün görünmüyor.

Bu seçimler, politika arenasında büyük bir boşluk olduğunu da kanıtladı. Söylemlerinde Atatürkçü olduklarını söylemelerine rağmen, Atatürk ilkelerini bir kenara koymayı marifet sayan sözde Atatürkçü partiler, seçmenden en iyi cevabı aldılar. Seçmen, onları Atatürkçü görmediği için oylarını Atatürk istismarcılarına değil, marjinal küçük partilere verdiler. Halbuki, özde Atatürkçü, onun ilkelerinin tümüne sahip bir parti meydanda olsaydı, herhalde seçim bundan farklı olurdu. Bu boşluk inşallah çok yakın bir gelecekte Milli Mücadeleciler tarafından doldurulacaktır. Milli Mücadele Partisi çok yakın bir gelecekte halkımızın özlemini gidermek ve boşluğu doldurmak üzere kurulacaktır.

Bu sonuçlar Türk Milleti ile karşıtlarının hâlâ başa baş olduklarını göstermesi açısından da ilginç oldu. Cümle alem bir yere toplandıkları ve iktidarın tüm nimetlerinden yararlandıkları halde istediklerini elde edemediler. Hâlâ bir büyük ümit var. Millete gerçekleri anlatmaya devam etmek olmazsa olmaz ilk koşuldur. Mücadele sürecektir ve sürdürülmelidir. Kaybedilmiş hiçbir şey yoktur. Sadece dört yıl için iktidar kaybedilmiştir. Pekala geriye alınabilir. Yeter ki, mevzilerimizde sağlam duralım ve mücadeleyi sonuna kadar tavizsiz bir şekilde sürdürelim.

Biz buradayız ve her şeyimizle ayaktayız!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe