| Şükrü Aykutlu |
Siyaset, ihanet ve melanet üzerine... Yıllar önce izlediğim bir futbol maçının sonunda gördüklerim, siyaset ve liderlik üzerine kafa yormam için ilk verileri sağlamıştı bana. Bir İngiliz lig maçı idi ekrandaki. Kendi sahasında ve coşkun bir seyirci kitlesi önünde farklı mağlubiyetten kurtulamayan takım, hakemin son düdüğü ile sahanın ortasına çöküvermiş; kimi seyircinin ağır protestosu altında çimlere ağlamaklı kapanmış oyuncular, kale sahası içinde koca eldivenleri ile yüzünü kapatmış muhtemelen ağlayan kaleci, gördüklerim arasında beynime ilk nakşedilen görüntülerdi. İşte o an ekranlara giren o adam, liderliğin ne demek olduğunu ilk öğreten olacaktı bana. Yenilen ve utanç içinde ne yapacağını bilemeyen oyuncularına doğru koşmakta olan yaşlı teknik direktör... Bitiş düdüğü ile birlikte sahaya dalmış, ulaşabildiği ilk oyuncudan itibaren her yakaladığını sarılarak, öperek ayağa kaldırmaya çabalayan; gururu kırılmış seyircisinin önünde, takımı yeniden başı dik hale getirmeye savaşan o yaşlı çalıştırıcı. Bitiş düdüğü ile birlikte başlayan protesto uğultuları, teknik direktörün oyuncusuna aşılamaya çalıştığı bu direnç mücadelesi ile birlikte ayağa kalkan takımını, bu kez alkışlarla soyunma odasına gönderiyordu. Umut, yenilgi anında lazımdı. Tam da yenilgi anında... Liderliğin, asıl gerektiği o anda. Bir parti düşünün ki; seçimin sonuçlanması ardından, gece boyunca merkez binasının ışıkları solgun, ölgün... Bir parti genel başkanı düşünün ki; seçim gecesini genel merkezinde değil evinde geçiren... Bir parti genel sekreteri düşünün ki; seçim sonuçlarının ilk alındığı andan itibaren saatler boyu “Başkanımızla henüz temasımız olmadı.” diyebilen... Bir parti genel başkan yardımcısı düşünün ki; “Bursa’da sandalye sayımızı artırmışız, yani başarısız sayılamayız.” sahteciliğine hâlâ cesaret bulabilen.. Bir parti kadrosu düşünün ki; yenilgi anında utanç içinde evlerine kapanan, sımsıkı sarılmaları gereken genel merkezlerinin önünü boş bırakabilen... Bir parti düşünün ki; Atatürk’ü hak etmeyen. Siyasette yenilgi her kurum için olağan sayılmalıdır. Hiçbir siyasi örgüt yenilgi sonrası suçlanamaz. Ancak, onur ve gurur olduğu sürece elbet. 22 Temmuz akşamı seçim sonuçları saat 19:00 itibariyle net olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. En çok bir saat içinde, CHP’nin umutları boşa çıkaran siyasetinin ağır bir yenilgiye dönüşmüş olduğu sağır sultan tarafından da öğrenilmişti. İşte o anlarda, yıllar önce izlediğim o yaşlı teknik direktör geldi gözümün önüne. Baykal’ın da her an çıkıp, partisini de kendisine oy verenleri de sahipleneceği bir açıklama yapmasını boşuna bekledik takip eden birkaç saat boyunca. Çıkıp; “Yurttaşlarım... Partime gönül verenler... Başaramadık; ancak bir kat daha bilenmiş olarak içeriye dönüyorum... Başarısızlığımızın sebepleri üzerinde çalışmaya... Arkadaşlarımızın, partime emek verenlerin gözyaşlarını silmeye... Bizi bırakmayın!” demesini saatlerce bekledik. Uyumuşum... Sabah, haber kanallarını karıştırdığımda Baykal’ın hâlâ ortalarda olmadığını anlayıp merakım bir kat daha arttı. “En azından bir teşekkür borcu yok mu?” diye sordum kendi kendime. Evet, en azından oy verenlere bir teşekkür? Parti yönetiminden birilerinin kendilerine oy vermemiş olanlara bozulduğu haberleri geliyordu... Seçim sonuçlarının açıklanmasının 24 saat sonrası... Pazartesi gecesi. Baykal ortalarda yok! Aradan bir tam gün geçmesine rağmen yenilginin mimarının, partisinin başının, halkın başbakan adayının ne yapmakta olduğunun hiçbir açıklamasını bulamadım kafamda. Ertesi sabah... Aradan 36 saat geçmiş, Baykal yok! Parti başkan yardımcısı, parti genel sekreteri, birkaç parti MKYK üyesi zavallı adam, ekranlara karşı şaşkın ve bir o kadar da safsata dolu laflar edip saat geçirmeye çalışıyorlar. Baykal yok! Nihayet salı günü öğlen yemeği sonrası, seçimin bitiminden, kazananların kaybedenlerin açıklanışından kırk küsur saat sonra Bay Baykal, görkemli genel merkezinin Avrupavari konumlandırılan kürsüsünde beliriyor. Üzerinde spor gömleği, rahat insanların iç huzuru anında yaptıkları gibi kravatsız, traşını olmuş, saçları taralı... Aferin! “Şimdi,” diyoruz, “deniz dalgalı idi, Rodos’a yüzüp gelmem bu yüzden vakit aldı diyecek ve gönlümüzü alacak.”... Avucumuzu yalıyoruz. Onu da yapmamış! Bir parti başkanı düşünün ki; teşekkür edemeyen... Karşıtını kutlayamayan... Umut veremeyen... Yenilgide utanç içinde kaçan... Genel merkezini boş bırakan... Halkına bir açıklamayı çok gören... Kurmaylarıyla genel merkezinde değerlendirmeye kapanamayan... Çalışmayan, çalıştırtmayan.. Bir parti başkanı düşünün ki; kendisine oy vermek için kilometrelerce yol tepip sandığa koşan insanlarını, yenilgi gecesi çok değil iki cümle edebileceği lafla, gurur ve kıvanç içinde uykuya gönderemeyen... Kendisi kapanıp uyuyan. İhanetin bir başka tarifi var mıdır? CHP; başkanı ile, başkan yardımcıları ile, genel sekreteri ile, üst düzey kadroları ile, bu kadrolarını halka dayatan teşkilatları ile, seçim bürolarını kıraathaneye çeviren alkolikleri ile, halka yüksekten bakan elitleri ile, yenilgide dahi açıklama yapma gereği duymayan nezaketsizliği ile, tek adam faşizmi ile, Türk halkına ihanet etmiştir! Baykal (“Sayın” ona da fazladır) partisinin kurucusuna, partisinin devrimci geleneklerine, Türk solcusuna ihanet etmiştir. İlhan Kesici’lerin, Yaşar Okuyan’ların, Edip Safter Gaydalı’ların, Lütfullah Kayalar’ların, Süleymancı tarikat liderlerinin parti listelerindeki adları bu ihanetin tarihe mal olacak belgesidir. 2002 Siirt seçimlerinde rakip partiyi destekleyen, kendi partisinin önünü bilerek kesen, bir ABD uşağının önünü açan Baykal’ın bu ihaneti mitolojik değerde bir belgedir. Seçimlerden önce antiemperyalist duyarlılıklarımız gereği söylemeyi uygun görmediğimiz; zoraki bir otosansürle ağzımıza gem vurduğumuz CHP ihaneti, 22 Temmuz gecesi de 40 saat boyunca gözlerimizin önünde bir kez daha tekrarlanmıştır. Bir sol parti için “halkından kopuk olmak”tan daha büyük bir ihanet tanımınız var mıdır? CHP için katlanacağımıza söz verdiğimiz “son tutsaklığımız” 22 Temmuz akşamı bitmiş bulunuyor. Ulusal solda bir halk yapılanması için arayışımız da böylece başlıyor. Melanet kumkuması tayfa da elbette böyle bir toz duman ortamında boş durmuyor ve leş yiyen akbabalar misali CHP’nin ağır kokular salan gövdesi üzerinde siyaset icrasına başlıyorlar. Kimler mi? Afganistan’da hangi güçlere hizmet verdiğini bildiğimiz Hikmet Çetin... Kimlerle ve hangi partinin kuruluşuna katkılar sunduğunu bildiğimiz Celal Doğan... Hangi küresel güçlerin parlak bir projesi olduğunu bildiğimiz Mustafa Sarıgül... Ve daha bir dolu böyle günlerin adamları akbabalar sürüsü. Bir dolu melanet tayfası. 40’lar sonrası CHP geleneğinden gelen halktan kopuk, eski teşkilat takipçisi bürokrasi yamakları... Enternasyonel piyonlar... CHP ekolü tarihinin dönemlere yayılan ihanetlerinde hepsinin parmağı bulunmakta. Hangi ihanetlerin mi? Sivas’ta alevlerden yükselen insan çığlıklarını Ankara’da hükümet koltuklarında telefondan dinleyenlerin ihaneti... Gaziantep’in, Tunceli’nin, Zonguldak’ın ve daha birçoklarının adım adım kaybedilişini Ege’nin rakı sofralarında izleyenlerin ihaneti... Güneydoğu’nun etnik partisini eleştirip kendi partisini batının zümre partisi haline getirenlerin ihaneti... Siirt’te rakip partiyi desteklemeye kazan kaldırmayıp, tam 5 yıl sonra işine geldiğinde çıkıp “Baykal’ın Erdoğan’la gizli anlaşması”nı anlatmaya kalkışanların ihaneti.. Siyaset etiğinden, ihanetten ve melanetten bahsederken, seçim sonuçlarını değerlendirmeyi unutmayalım: Türkiye’de 2007 seçimlerine ABD işbirlikçisi oportünist bir parti, devleti yemeği alışkanlık haline getiren ABD hayranı seçkinci bir parti, 70’lerden bu yana sadece saç tıraşı değişmiş neo-ittihatçı ve ABD görevlisi bir parti, yobaz bir parti, ne idüğü belirsiz bir sözde işçi partisi, gariban bir komünist partisi, ABD işbirlikçiliğini ayyuka çıkararak etnik ayrımı siyaset belleyen bir mikro-milliyetçi parti ile birlikte Avrupa mandacısı birkaç “bağımlı” adam katıldılar. Seçimleri ABD kazandı. Ulusal sol, bu seçimde temsil edilmedi.
|