| Gökçe Fırat |
22 Temmuz ve sonrası
22 Temmuz seçimleri geride kalırken 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasına benzer bir hava hakim Türkiye’de. Batıcı medya bayram ederken, Atatürkçü kesimler şaşkınlık içinde. Peki AKP’nin 4 yıllık iktidarı sonrasında, üstelik oylarını artırarak bu seçimden de tek başına iktidar olarak çıkması nasıl değerlendirilebilir? Seçim sonuçları AKP’nin zaferinden ziyade Türkiye’deki parlamenter sistemde bir dönüşüme işaret etmektedir. Seçim sonuçlarını ancak bu dönüşüm ekseninde ele aldığımız zaman gelecek açısından doğru bir bakış açısına sahip olabiliriz. 2007 seçimleri bu noktada 2002 seçimlerinin devamı olarak ele alınmalıdır. 2002 seçimlerinde AKP birinci parti olarak çıkarken, sağ cenahta önemli bir gelişme yaşanmış, merkez sağın iki partisi de parlamento dışında kalmıştı. O seçimlerde DYP %9, ANAP ise %5 oy alarak baraj altında kalmışlardı.
Merkez sağdaki bu çözülme, bu seçim sonuçlarından net bir şekilde görüldüğü gibi AKP’ye kayışa yol açmıştır. Ya da daha doğru bir ifade ile merkez sağ partiler çözülmekte, bu partilerin tabanı AKP’de toparlanmaktadır. Aslında bu gelişmeyi 1999 seçimlerinden bu yana çok daha net görebilmekteyiz. 1999 yılında DYP+ANAP’ın oy aranı %25’ti, 2002 seçimlerinde bu oran %14’e düştü, 2007 seçimlerinde ise %5’e kadar geriledi. Bu demektir ki 1999’den bu yana merkez sağ partiler %20 oy kaybı yaşamıştır. Bu oyların nereye gittiğini ise AKP oylarından izleyebiliriz. 1999 seçimlerinde AKP yoktu ama onun öncülü olan Fazilet Partisi %15 oy almıştı, 2002 seçimlerinde AKP %34 oy aldı, 2007 seçimlerinde ise bu oy %46’ya yükseldi. Bu rakamları inceleyerek elbette AKP’nin artık merkez partisi olduğu sonucuna varılmamalıdır. Çünkü sistem merkezin kaybolduğu iki partili bir yapıya dönüşmektedir. Bu bakımdan merkez sağdaki erime ve AKP’deki toparlanma, sistemin sağ güçlerinin tek bir parti altında birleşme yoluna girdiğini göstermektedir. Buradan önemli bir sonuca varmamız gerekir. Türkiye’de tıpkı ABD ve İngiltere’dekine benzer iki partili bir yapıya geçilmektedir. Bu yapının sağ kanadı AKP liderliğinde oluşmuştur. Sağ cenahta önümüzdeki seçimlere geldiğimizde muhtemelen bugünkü DP ve ANAP türü partiler tümüyle yok olacak ve tek parti olarak AKP kalacaktır.
Siyasetin sağ kesiminde yaşanan bu toparlanma tam tersi kutupta ise çok değişik bir dağılmaya ve çözülmeye yol açmaktadır. AKP karşıtı güçlerin sistemin ulusal yanını oluşturduğu varsayımından yola çıkarsak burada CHP, MHP ve Genç Parti’yi görürüz. AKP’nin ve temsil ettiği sağ güçlerin temel karakteri işbirlikçilik olduğu için bunun karşıtının ulusal kutup olarak adlandırılması daha doğru olacaktır. O nedenle örneğin İngiltere’de sağ ve sol, ABD’de Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olan bölünme Türkiye’ye işbirlikçiler ve ulusal güçler olarak yansımaktadır. Peki ulusal kanatta durum nedir? Burada yer alan üç partinin bu seçimlerdeki toplam oyu %38’dir. 2002 seçimlerinde bu oran %37’dir. Demek ki sistemin ulusal kanadının oylarında geçtiğimiz seçimlere göre bir gerileme söz konusu değildir. Hatta çok ufak da olsa bir artıştan söz edilebilir. Ancak buradaki oyların bileşiminde büyük bir değişim yaşanmıştır. CHP oylarını 2002 seviyesinde koruyarak %21’de tutmuş, Genç Parti %7’den %3’e düşürmüş, MHP ise %8’den %14’e çıkarmıştır. Ulusal olan kanatta yaşanan dağınıklık üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Sistemin bir yanında yaşanan toparlanma ve tek partide birleşmenin, diğer kutupta dağılma olarak yansıması normal bir durum değildir. Bu kutupta da bir toparlanma olmasını beklemek işin doğası gereğidir. Peki burada toparlanma hangi parti çatısı altında olacaktır, CHP mi, MHP mi, yoksa başka yeni bir parti mi? Burada hemen bu iki parti üzerinde biraz duralım. CHP Türkiye’nin geleneksel sol partisidir. Ancak bu parti özellikle Şeriatçı hareketin yükselmeye başladığı 1990’lı yıllardan itibaren laik kesimin temsilcisi haline gelmiştir. Yine Atatürk’ün kurduğu parti olması dolayısıyla Atatürkçü vatandaşların da tercihlerini büyük oranda bu partiden yana kullandıkları bilinmektedir. MHP ise Türkiye’nin milliyetçi partisi olarak bilinmektedir. 1980 öncesi dönemde aşırı ırkçı görüşleri ile çok küçük bir güç olan bu parti Apo’nun yakalanması döneminden itibaren güç kazanmaya başlamış, dar ülkücü camianın dışına taşarak kitleselleşmiştir. Bu dönüşümle birlikte partinin çekirdeğinde eski ülkücü bir zümre egemenlik kursa da, parti teşkilatları yine bu ülkücü gele-nekten kişilerce oluşturulsa da, hatta bu partinin üyelerinin neredeyse tümü ülkücü gelenekten olsa da, parti oy tabanını ülkücülerin dışına çıkarmıştır. Bu seçimlerde çok daha net görüldüğü gibi, Cumhuriyetçi, ulusal, laik vatandaşlar, ulusal tehditlere karşı kimi zaman bu partiye yönelmekte ve oy vermektedir. Benzeri bir durum Genç Parti için de geçerlidir. Genç Parti de neredeyse tümüyle laik, cumhuriyetçi bir milliyetçi kitlenin refleks oylarını alarak siyasette yerini almıştır. Bu partilerin bu kanatta, yani ulusal kanatta bir toparlanma merkezi olup olamayacağını daha yakından inceleyelim.
CHP bu kanadın en güçlü partisi konumundadır ancak bu büyüklüğe karşın gelişme dinamiği, büyüme potansiyeli neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunun nedenini son 20 yıllık seçim sonuçlarından çok net bir biçimde takip edebiliriz. 1987 yılında o dönemki adıyla SHP ve DSP’nin toplam oyu 8 milyonmuş, 2007 yılına geldiğimizde bu oy 7.3 milyona gerilemiştir. 1987 yılında 24 milyon olan seçmen sayısı 35 milyona çıktığı halde CHP’nin oyları net olarak azalmıştır. Nitekim bu azalma oy oranlarına da yansımaktadır. 1987’de %33 olan toplam oy 2007 yılında %21’e gerilemiştir. Bu yirmi yıllık dönemi ve bu dönemlerde yapılan seçim sonuçlarını incelediğimizde görmekteyiz ki, CHP toplam seçmenler içinde gittikçe azınlık haline dönüşen bir kitlenin partisidir. Üstelik bu kitle son derece durağandır. Böylesi bir tabloda CHP’nin geleceği açısından parlak bir sonuç elbete çıkmaz. CHP ulusal kutupta toparlanma merkezi olma potansiyeli taşımadığı gibi, gittikçe küçülen, etkisizleşen ve dağılması beklenecek bir parti konumundadır. Benzeri bir dağılmayı 1999 seçimlerinde görmüştük. Bu seçimlerde %9 oy ile baraj altında kalmıştı. Ancak o seçimlerde Ecevit’in DSP’si dağılan CHP oylarını almıştı. Şimdi benzeri bir dağılma döneminde CHP oylarının gideceği bir DSP de kalmamıştır. Ve çok daha uyarıcı bir sonuç bu seçimlerde de görülmektedir. CHP’nin oyları bu seçimlerde %21’dir, ancak 2002 seçimlerinde CHP’nin oyları (DSP ve YTP oyları ile birlikte) %22’ydi. Bu seçimde bile CHP %1 oy kaybetmiştir. Bu %1’lik oyun gittiği yer ise MHP’dir. MHP Peki MHP’nin CHP oylarını da alarak ulusal kanatta toparlanmayı sağlaması mümkün müdür? MHP açısından böylesi bir dönüşüme önderlik etmesi partinin ideolojisi nedeniyle mümkün değildir. Bu parti Türk-İslamcı bir çizgiyi hâlâ savunmaktadır, türbanın bayraktarlığını da yapmaktadır. Tabii tüm bu dinci yapısına karşın bölünme tehdidi ve dış baskılar bazı laik, cumhuriyetçi kesimleri bu partiye oy vermeye yöneltse de partinin tabanı genel olarak dinci bir parti görünümü çizmektedir. Bu seçimlerde MHP oy oranını artırmıştır. Artırmıştır ama MHP’nin klasik tabanı olan İç Anadolu’da AKP birinci parti ko-numundadır. Geleneksel MHP kaleleri olan bu illerde MHP, tabanını büyük oranda AKP’ye kaptırmıştır. Bu da doğal bir durumdur çünkü MHP’nin Türk-İslamcı tabanı AKP’ye kaymıştır. 2002 seçimlerinde kaybettiği bu bölgeleri, MHP bu seçimlerde AKP’nin elinden geri alamamıştır. Bu ise klasik MHP tabanından AKP’ye doğru bir kayış olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın MHP, CHP’nin etkin olduğu kıyı şeridinde oylarını katlamıştır. Hatta İç Anadolu illerinde bile MHP’nin oylarındaki artış AKP’den geri alınan oylar değil, CHP’den kazanılan oylardır. Bu durum MHP içinde büyük bir çelişkiye yol açacaktır. Parti ya ülkücülükten, Türk-İslamcılıktan vazgeçerek modern milliyetçi bir partiye dönüşecektir ya da eski dar tabanına geri dönecektir. Burada MHP teşkilatı ve önderliğinin Türk-İslamcı tutumu dikkate alındığında bu partinin iki arada kalacağını, kendi klasik tabanını AKP’ye kaptıracağını beklemeliyiz. Nitekim son 5 yıldır bu gelişme yaşanmaktadır. Yine Türk-İslamcı önderlikteki bir MHP’nin CHP tabanından, laik kesimlerden kitlesel bir kopuşu sağlayamayacağı da ortadadır. Ulusal Sol Bu iki partinin yaşadığı çıkmaz da sistemin ulusal kutbunda dağınıklığın süreceğini göstermektedir. İşte bizler açısından üzerinde önemle durulması gereken olgu budur, bu dağınıklığın sürmesine seyirci mi kalacağız, bu partilere güç vererek bu dağınıklığa güç mü katacağız, yoksa bu partilere alternatif bir toparlanma merkezi mi inşa edeceğiz. Seçim sonuçları bu açıdan son derece dikkatle değerlendirilmelidir. Sistemin işbirlikçi sağ kanadı tek parti altında birleşebilmiştir. Ancak ulusal kanattaki partilerden hiçbirinin bu birleşmeyi sağlayacak gücü ve potansiyeli bulunmadığı gibi bu partilerin daha da parçalanması ve dağılması muhtemeldir. İşte böylesi bir durumda TÜRKSOLU İşbirlikçi Sağ’ın karşısına ulusal kesimlerin gerçek seçeneği olan Ulusal Sol’u koyarak çıkacaktır. Sistemin sağ kutbu AKP’de temsil edilmektedir, sol kutbu ise TÜRKSOLU temsil edecektir. TÜRKSOLU bu gelişmeyi tespit etmekte, hazırlığını buna göre yapmaktadır. AKP’nin temsil ettiği Batıcı, Kürtçü, Şeriatçı değerlerin karşısına, Milliyetçi, Antiemperyalist, Laik bir Atatürkçü-Sol güç gelecektir. Bu gücün adı da TÜRKSOLU’dur. Eyalet sistemi ve Başkanlık Ancak sistemdeki dönüşümün boyutlarını da daha dikkatli irdelememiz gerekmektedir. Sistemin sağ kutbunda AKP, sol kutbunda TÜRKSOLU yer alacaktır, ancak sağ kanadın aşırı uçları da vardır, bunlardan biri aşırı Şeriatçı hareket, diğeri ayrılıkçı Kürt hareketidir. Dolayısıyla AKP’nin sağında SP ve PKK’yı da ele almamız gerekmektedir. Bu seçimlerde PKK’nın Meclis’e girmesi ise en önemli sonuçtur. PKK’lı milletvekillerinden Ahmet Türk parlamentoda Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi için çalışacaklarını söylemiştir. Seçim konuşmalarında Leyla Zana’nın sözde Kürdistan eyaleti çağrısı da hatırlardadır. Buradan iki partili Anglo-Sakson parlamenter sisteme eşlik edecek iki önemli gelişme de çıkmaktadır: Birincisi eyalet sistemi, ikincisi ise Başkanlık sistemi. Eyalet sistemi, ABD’deki haliyle zaten AKP tarafından savunulmaktadır, birkaç kez kamuoyunun önüne getirilmiş ve tartışılmıştır. Dahası bu hareketin başındaki Tayyip Erdoğan’ın Osmanlı eyalet sistemini savunan biri olduğu bilinmektedir. ABD’nin Türkiye’ye Osmanlı eyalet sistemini önerdiği de bilinen bir gerçektir. Kısacası önümüzdeki dönem aynı zamanda Amerikan-Osmanlı tipi eyalet sistemine geçilecektir. Bunun tamamlayıcısı ise Başkanlık sistemidir. AKP zaten Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için Anayasayı değiştirmişti. Önümüzdeki dönem halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının Başkanlık yetkileriyle donatıldığı bir sisteme geçilecektir. Toparlayacak olursak, 2002 yılında Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin başına getiren ABD’nin, Türkiye’ye dayattığı iki partili parlamento, ABD tarzı Başkanlık ve Osmanlı/ABD tarzı eyalet sistemine geçiş için 2007 seçimleri önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP’nin artışı açısından değil, sistemin dönüşümü açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır.
2007 seçimlerinin sonuçları, Türkiye’nin geleceği açısından bu şekilde değerlendirilmelidir. Ancak yine de Atatürkçü saflarda yaşanan derin hayal kırıklığı üzerinde durmak gerekir. Ne olmuştur da AKP engellenememiştir ya da muhalefet, özellikle de CHP bir başarı elde edememiştir? Bu noktada gerek CHP’nin gerekse çeşitli ulusalcı kesimlerin stratejik yanlışlarının eleştirisine girmemiz gerekmektedir. Bundan 1 yıl önce AKP iktidarı oldukça yıpranmıştı. Seçim döneminin yaklaşıyor olması, muhalefet güçlerinin yeni bir atılım yapmasını sağlamalıydı. Bu noktada AKP’yi yıkacak ve seçimlerden zaferle çıkacak bir partinin harekete geçmesi gerekiyordu. Bu nedenlerle daha 1 Mayıs 2006 tarihinde CHP’ye bir çağrı yayınladık bu sütunlarda: “CHP daha büyük bir sorumlulukla karşı karşıyadır. AKP iktidarı zordadır. ABD bu hükümeti yıkmak ya da tam teslim almak için operasyon başlatmıştır. Aynı zamanda Ordu-AKP gerilimi bir rejim krizine dönüşmektedir. Kürt bölücülüğü ayaklanmıştır. Irak’ta Kürdistan kurulmuştur. İran’a operasyon ufukta belirmiştir. Tüm bu gelişmelerin Türkiye’ye yansıması ne olur? Eğer AKP iktidarı altında kalırsak, çok kısa bir süre içinde İran, Irak, Suriye ve ABD’nin içinde bulunduğu bir savaş ortamına dahil olur, iç savaşa maruz kalır, ekonomik krize sürükleniriz. AKP her açıdan köşeye sıkışmıştır ve bu noktada Türkiye büyük karışıklıklara gebedir. Seçim ise 2007’dedir. 2007 Kasımına kadar 1.5 yıl vardır. Bu bir buçuk yılda ABD ve PKK büyük yol alacak ve Türkiye daha da güçsüz düşecektir. O halde bu hükümeti yıkmak, ama aynı zamanda Amerikancı bir darbeye de engel olmak için CHP Meclis’i terk etmeli, sistemi çalışamaz hale getirmelidir! Bu CHP açısından risk değildir. Bugünkü çizgisini daha tutarlı hale getirecek, bu çizgiyi parlamentodan değil doğrudan halk içinde örgütleyecek bir CHP, bu adımla kaybeden değil kazanan güç olur.” Görüldüğü gibi bizim çağrımız, iktidarı yıkmak isteyen ve iktidar olmak isteyen bir partiye bunun yolunu göstermekteydi. Bizim çağrımız CHP içerisinde kısa bir süre içerisinde tartışılmaya başlandı. Bu döneme damgasını vuran bir diğer gelişme ise Danıştay saldırısıydı. Danıştay saldırısı ile birlikte cenaze töreninde halkın hükümete tepkisi meydana çıkmış, halk hükümetin bakanlarına saldırmıştı. Bu noktada CHP’nin parlamenter muhalefeti bırakması ve yükselen halk tepkisini örgütlemesi için önemli bir fırsat doğmuştu. Ne var ki CHP bu dönemde de sine-i millet çağrılarımızı dinlemedi. Fakat zaman sürekli daralıyordu. 2007 yılı ise doğrudan Cumhurbaşkanlığı tartışmalarıyla başladı. AKP’nin kendi adayını Meclis’ten çıkarmak için zaman kazanmaya çalıştığı bir dönemde CHP’ye çağrımızı yineledik. Aslolan sistemi meşruiyetten yoksun bırakmak ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce AKP’yi erken seçime zorlamaktı. Ancak CHP farklı bir yol tuttu ve 367 şartı ile Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Bu noktada CHP’ye uyarılarımızı sürdürdük, çünkü 367 ile önü kesilen AKP’nin Cumhurbaşkanı seçmesi belki engellenebilirdi ama bir sonraki seçimler daha önemliydi, buradan AKP hükümet olarak çıkardı. Aslolan Cumhurbaşkanlığı ile birlikte genel seçimleri kazanmaktı. Fakat Deniz Baykal bizim bu çağrılarımıza kulak tıkadı, hatta 367’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesi ile birlikte Meclis grubunda yaptığı konuşmada, “Bize sine-i millet tuzağı kurdular ama biz o tuzağa düşmedik. Süreci CHP kazanmıştır.” açıklaması yaptı. O gün Meclis grubuna toplanan CHP’liler Deniz Baykal’ı büyük bir sevinç içinde alkışlıyorlardı.
Bu arada sürecin içinde ikinci ve üçüncü cepheler de açılmıştı. Birinci cephede CHP Anayasa Mahkemesi’ni devreye sokmuştu, ikinci cephede ADD öncülüğünde Cumhuriyet mitingleri tertiplendi, üçüncü cephede ise Ordu’nun iki önemli açıklaması vardı. Birinci cephede CHP’nin yaptıklarına yukarıda değindik. Ancak ikinci ve üçüncü cephelere de değinmemiz gerekir. İlk önce Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 12 Nisan tarihinde bir basın toplantısı düzenledi ve burada üstü kapalı bir biçimde AKP’yi Cumhurbaşkanlığı konusunda uyardı. 2 gün sonra, 14 Nisan tarihinde, ADD’nin çağrısıyla yaklaşık 1 milyon insan Tandoğan’da toplandı. Miting AKP’ye karşı büyük bir halk eylemiydi ve Türkiye’deki tüm siyasi dengeler bir anda değişti. Bu aşamada CHP’ye sine-i millet çağrımızı tekrarladık. Çünkü bir süre önce Deniz Baykal “öyle halk hazır olmadan sine-i millet olmaz, hele bir milyon kişi sokağa dökülsün biz de sine-i millete döneriz.” demişti. Tandoğan’da toplanan 1 milyon kişiden sonra Deniz Baykal’a “işte millet-işte sine” dedik. Ama dinletemedik. Bunun hemen ardından Çağlayan’da ve İzmir Gündoğdu’da da 1’er milyon insanın katıldığı tarihi mitingler düzenlendi. AKP’ye tepki doruktaydı. Hele 27 Nisan’da Ordu’nun yayınladığı gece yarısı bildirisinden sonra herkes rahatlamıştı. AKP erken seçim kararı aldığında Atatürkçü kesimler AKP’nin kaybedeceğinden o kadar emindiler ki... Meydanları dolduran milyonlar, bayraklarını toplayıp evlerine çekildiğinde tarih 13 Mayıs’tı. Yani 22 Temmuz seçimlerine daha 2 ay vardı. Meydanları dolduran milyonların Atatürkçü, milliyetçi, devrimci coşkusu gerçekten takdire değerdi. Halkımız zincirlerini parçalamış, suskunluğunu bozmuştu. Ama bu AKP’yi götürmek için yeterli değildi. Çünkü aslolan seçimdi ve o seçimlerde ne yapılacaktı? Tarihi uyarılar Henüz mitingler yapılırken ve seçim kararı da alınmışken, yürüyen hareketi baltalamamak, eylem kırıcı olmamak için geleceğe dönük endişelerimizi çok sınırlı bir şekilde yazdık ve insanları uyarmaya çalıştık. İlk uyarımız 23 Nisan 2007 tarihinde bu sütunda çıktı: “Dolayısıyla gelinen aşamada toplumsal muhalefeti siyasi bir hedefe yönlendirmek, mücadeleyi siyasal düzleme çekmek Türkiye’nin geleceği açısından son derece gereklidir. Yoksa tüm bu kalabalıklara rağmen AKP sandıktan yine birinci parti olarak çıkacaktır. Cumhurbaşkanlığı için bu kadar hazırlık yapanların bundan sonrası için bir hazırlığı var mıdır peki? İşte bu nokta 1 milyonun dağılacağı noktadır. Siyasal bir hedef ve slogan etrafında birleşmeyen tepkili kalabalık sandık başında farklı partilere dağılacaktır. Bu ise AKP’ye yarayacaktır. O nedenle bu mücadelenin bir Cumhurbaşkanlığı savaşı ile sınırlı olmadığını, AKP’yi seçimde yıkacak vatan sathında bir savaş olduğunu akıldan çıkarmayalım. Kalabalıklar dağıldığında geriye bir slogan bile kalmıyorsa o savaş kaybedilir. Önümüzdeki seçimlerde bu gerçekle karşılaşmamak için, sloganlarımızı daha gür haykıralım, daha geniş alana yayalım... ” AKP birinci parti olur Hemen ardından 14 Mayıs 2007 tarihinde uyarı ve eleştirilerimizi çok daha net bir şekilde dile getirdik bu sütunda: “AKP açısından baktığımızda durum nedir? AKP’nin böylesi bir ortamda erken seçim kararı alması belli bir seçim stratejisine dayanmaktadır. AKP kendisi açısından son derece olumsuz olan pozisyonunu olumluya çevirmeye çalışmaktadır. Gerçek durum, AKP’nin Cumhuriyet rejimiyle kavga etmesi ve bu kavgada mağlup olmasıdır. Ordu’nun açıklamasından ve Anayasa Mahkemesi kararından sonra AKP Cumhurbaşkanı seçemeyeceğini görmüştür. Bu, onların uzun vadeli motivasyonlarına, yani Cumhuriyeti yıkma kararlılıklarına büyük bir darbe indirmiştir. Bu açıdan sonuçsuz bir yolda olduklarını görmüşlerdir. Ancak böylesi bir yenilgi tablosunu bir avantaja çevirmek yolunu tutacaklardır. Hakları olan bir Cumhurbaşkanlığının çeşitli oyunlarla, mahkemelerle ve Ordu muhtırası ile engellendiğini, daha fazla oyla geri gelip bu engellleri de aşacaklarının propagandasını yapacaklardır. AKP burada mağdur ve mazlumu oynayacaktır. Ayrıca bir avantajları da Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı makamından bile vazgeçmiş fedakar biri olarak göstermektir. Bizler açısından inandırıcılıktan uzak bir komedi olan strateji AKP tabanı açısından etkilidir. Bizim bakışımızdan Tayyip Erdoğan ateşe Abdullah Gül’ü atmış, bir anlamda mayın temizleyici olarak kullanmıştır. Ortada bir fedakârlık yoktur yani. Ancak bu AKP propagandasının tabanda etkili olacağını dikkate almak gerekir. Bu noktadan bakınca, AKP’yi seçimlerde yıkmanın yolu bir taraftan kendi tabanını genişletmek, diğer taraftan da AKP’nin tabanını daraltmaksa CHP stratejisinin ve hatta Genelkurmay stratejisinin ne ölçüde sonuç alacağı kuşkuludur. Birincisi, son dönem halk muhalefeti ve diğer gelişmeler CHP’yi tek muhalefet konumuna getirmemiştir. CHP süreçte biraz puan toplamakla birlikte bu son derece sınırlıdır. İkincisi ise AKP kendi tabanında dağıtılamamıştır. Şu an seçim olsa Böylesi bir ortamda girilecek seçimlerden ne sonuç alınabilir peki? Görülen o ki, bu haliyle bir seçimde, AKP yine birinci parti olacak, hatta tek başına hükümet kurmaları için gereken 276 milletvekilliğini bulabilecektir. CHP oylarını birkaç puan artırsa bile milletvekili sayısı azalacaktır. Çünkü geçen seçimdeki iki partili meclis tablosunun avantajını yitirecektir. Dolayısıyla yeni parlamento yine AKP ağırlıklı, belki bunun yanında DP’nin de CHP’den güçlü olduğu ve DTP’nin de 30 kadar milletvekili ile temsil edildiği bir meclis olacaktır. Şimdi soralım bu tablo mudur başarı? Bir süreci mevcut sistem içinde idare etmekle o süreci devrimci bir tarzda idare etmek arasındaki fark budur. CHP sine-i millet seçeneğini kullansa bambaşka bir tablo olurdu. AKP tabanının dağılmaya başladığı bir noktada %25’lerde seyreden AKP 276 milletvekilini bulamazdı ama çok daha önemlisi CHP böylesi bir ortamda tek muhalefet gücü olarak %40’lara kadar varan bir oy toplayabilirdi.” AKP’yi kapatın Ancak bu uyarımızda aynı zamanda Genelkurmay stratejisiyle ilgili bir eleştiri de vardı: “AKP’yi erken seçime zorlayan Genelkurmay planının kapsamı burada devreye girmektedir. Eğer bu plan sadece AKP’nin Cumhurbaşkanlığı’na engel olmak üzerine kurulmuşsa ve başka bir adımı yoksa durum hiç iç açıcı değildir. Sonuçta AKP’ye hükümet etme yetkisi vermek ama Cumhurbaşkanlığı’na izin vermemek, halkın sorunlarını çözmeyecektir. Bu planın mantıklı devamı AKP’yi sadece Cumhurbaşkanlığı’ndan uzaklaştırmakla kalmamak, AKP’yi meclisten uzaklaştırmayı hedef almaktır. Bunun için en mantıklı yol ise AKP’nin kapatılmasıdır. AKP’nin kapatılması, uzun vadede bu akımın önünü kesmek için yeterli olmasa bile, dağıtıcı bir etkisi olacaktır. Bu olanağın değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu meseleye el atmayan hiçbir harekât planının, stratejinin bu ülkenin uzun vadeli sorununu çözmeyeceğini görmemiz gerekir.” Son olarak meydanları dolduran milyonlara da şu uyarıyı yaptık: “Halk güçlerinin oyun içindeki oyunlara karşı uyanık olması, bağımsızlığını yitirmemesi gerekmektedir. Atatürkçü güçleri hiç kimsenin böylesi düzen içi bir satranç oyununda piyon olarak kullanmasına izin verilmemelidir.”
Görüldüğü üzere TÜRKSOLU olarak bu sürecin seçimlerde bir başarı elde edemeyeceğini görmüştük. Gereken kesimleri uyararak görevimizi yapmaya çalıştık. Aslında seçime bir ay kalana kadar AKP açısından yine de durum çok parlak değildi. Özellikle şehit cenazelerinde AKP çok yıpranmıştı. AKP’nin yıprandığı ikinci nokta ise Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon olasılığıydı. Bu noktada seçim gündemi olmasına rağmen, Türkiye’nin tek seçeneğinin bundan sonra Kuzey Irak’a müdahale etmek olduğunu görerek bu noktada yoğunlaştık. TÜRKSOLU bu dönemde tam 6 sayı üst üste Kuzey Irak’a müdahaleyi savunan yayınlarla çıkarak, halkın bu noktada ağırlık koymasını istedi. O aşamada 8 Haziran tarihinde Genelkurmay internet sitesinden teröre karşı kitlesel refleks çağrısı yayınladı. Bu aslında iyi bir fırsattı. Fakat bu çağrı önce İP tarafından Diyarbakır’da düzenlenen “Türk-Kürt Kardeşliği mitingi” ile sabote edildi. Hemen ardından Türkan Saylan ve ÇYDD teröre karşı sessiz yürüyüş kararı aldı. Herkes bu yürüyüşe milyonların katılmasını beklerken alanda sadece 2 bin kişi vardı. Üstelik ÇYDD, yürüyüşe gelenlerin taşıdığı “Ordu Irak’a” yazılı dövizler nedeniyle katılımcıları yürütmüyordu. Türkan Saylan da Doğu Perinçek gibi, Ordu’nun çağrısının sabote edilmesi görevini üstlenmişti. O yürüyüş günü aslında iş bitmiş, AKP kazanmıştı. Nitekim öyle de oldu, alanlar boşaldı, Ordu yalnız bırakıldı ve sandıklardan AKP çıktı. Gece yarısı bildirisi Bu noktada bugün seçim sonrası geliştirilen psikolojik savaşla da mücadele etmek gerekmektedir. AKP, halk Ordu’nun gece yarısı bildirisine tepki duyduğu için oylarını artırmadı. Esasen Ordu’nun Cumhurbaşkanlığı sürecine müdahale etmesi de normaldi. Ama Ordu’nun açıklamalarını siyasi güce dönüştürecek bir halk muhalefetinin olmadığı noktada Ordu bildirisinin sonuçsuz kalacağı ortadaydı. O nedenle, 27 Nisan tarihli gece yarısı bildirisine doğru olmadı dedik, çünkü AKP bunu kendi lehine kullanmaya çalışacaktı. Esasen halk muhalefeti olmayan bir noktada Ordu’nun böylesi bir müdahalesi son derece riskliydi. Ancak bugün görüyoruz ki o dönemde Ordu’nun açıklamaları zemininde hareket eden ve bundan medet uman CHP, bugün kendi yenilgisinin suçunu Ordu’nun üstüne yıkmaya çalışmaktadır. Aynı şekilde MHP de kendi başarısızlıklarının sebebi olarak Ordu’nun gece yarısı bildirisini göstermektedir. Seçim başarısızlığının nedeni, Ordu’nun tavrı değil, bu iki partinin de Ordu’nun tavrına koşut bir halk muhalefeti geliştirmek yerine ABD ile anlaşmaları ve ABD’nin vaatlerine kanarak seçim çalışmasına girmemeleridir. Bu iki parti de sandıktan bir CHP-MHP koalisyonu çıkacağına o kadar emindiler ki, ABD’nin de AKP’yi değil onları seçtiğini düşündüklerinden seçim dönemi çalışmayı bıraktılar. Burada özellikle CHP stratejileri tümüyle iflas etmiştir. CHP, merkez sağın oylarını alacağım diye merkez sağdan adayları listesine taşımıştır ama seçimlerde merkez sağ oyları AKP’ye gitmiştir. Çünkü bunlar, hâlâ bu ülkede sağcıların gidip sağ partilere oy vereceğini, sol partiye vermeyeceğini bile bilmemektedirler. Yine özellikle Kanültürk ve Cumhuriyet’in pompaladığı “sağcıysan MHP’ye solcuysan CHP’ye” çağrısı tam ters tepmiştir. CHP’ye oy verecek kitleler, MHP barajı geçsin diye oylarını CHP yerine MHP’ye vermişlerdir. Yine Türkiye ve halk, şehitleri konuşur, Kuzey Irak’a müdahaleyi tartışırken Deniz Baykal muhalefeti, dış politikadan gemi-saat polemiğine çevirmiştir. Ama DSP dönemi ekonomik yıkımı ve krizi bilen vatandaş CHP’nin ekonomik kriz getireceği korkusuna kapılmıştır. Hele hele Cumhuriyet ve Kanaltürk’ün Erbakan’ı AKP’yi vurmak için vitrine çıkarması inanılmaz bir hata olmuştur. AKP dinimizi sattı, bunlar Şeriatçı değil diyen Erbakan Hoca, AKP’ye oy vermekte tereddütlü, laiklikten yana merkez sağ seçmeni AKP’nin Şeriatçı olmadığına ikna etmiş ve bu oylar AKP’ye gitmiştir.
Şimdi herkesin takkesini önüne koyup hesap vermesinin zamanıdır. İlk başta Baykal, sine-i millete dönmemenin, CHP’yi 178 milletvekilliğinden 112 milletvekilliğine düşürmenin (DSP’li 13 vekil de ayrılırsa 99 olacak) hesabını vermelidir. Milyonlarca insanımızı meydanlara döküp onlara siyasal bir hedef göstermeyen, hatta bu mitingler AKP’ye karşı değil deyip AKP’lileri de davet eden, sonuçta milyonları hayal kırıklığına uğratan miting organizatörleri hesap vermelidir. Yukardaki haritanın hesabını ise hep birlikte verelim. Türkiye’de sol genel olarak büyük kentlerden ve kıyı şeridinden oy alır. Sağ ise, köylerden ve iç bölgelerden. Ancak son 10 yıldır sol kıyı şeridini de kaybetmiştir. Yukarıdaki haritada CHP’nin birinci parti olduğu iller görülüyor. CHP sadece Trakya, İzmir ve Muğla’da birinci parti olabilmiştir. Bu, CHP’nin bir halk partisi olmaktan, emek partisi olmaktan, sol parti olmaktan kopup “rakı-balık” partisi olmaya döndüğünü göstermektedir. Bu harita göstere göstere gelen bir haritadır. Bizler iki yıl önce Kürt istilası haritasını yayınladığımızda kimileri çok karşı çıkmıştı. Ama hesap ortadadır, kıyı şeridine ve büyük şehirlere akan Kürt istilası, AKP’yi güçlendirmekte, solu ise bitirmektedir. Sokaktaki Kürt istilasına karşı çıkmayan CHP’nin kaderine de bu Kürt oyları ile sandığa gömülmek düşmektedir. Oysa bu bölgeler milliyetçi bir politika izleyen CHP’nin asıl güçleneceği bölgelerdi. Nitekim MHP bu kıyı şeridinde bu milliyetçi tepki oylarını alarak oylarını ikiye katlamıştır. Milliyetçilikte barikat kurmayan CHP, şimdi bunun bedelini oylarını MHP’ye kaptırarak ödemektedir. Görüldüğü gibi siyaset üretmeyen bir sol ister istemez başarılı olamamaktadır. Oysa bizim ürettiğimiz politikaları uygulayan bir CHP tüm bu bölgelerde rahatlıkla birinci parti olabilirdi. Ama hem Kürdün hem Türk’ün oyunu alacağım diyen bir CHP’ye Kürtlerin vereceği oy olmadığı görülmüştür. Kürtlerin siyasi tercihinin ne olduğu da çok iyi görülmüştür. Güneydoğu’da en düşük oyu alan parti CHP’dir. Tüm partiler oylarının en az yüzde kırkı kadar bir oyu bu bölgeden alırken, CHP oylarının ancak %10’unu alarak bu bölgede büyük darbe yemiştir. Bu, bölgenin Atatürk karşıtlığını, Cumhuriyet karşıtlığını ve elbette AKP-PKK yandaşlığını göstermesi açısından son derece önemli bir ölçüttür.. Milli Mücadele Böylesi bir kara tablodan sonra yine de umutsuzluğa kapılmıyoruz. Türkiye’de siyaset yeniden yapılanırken, silinen solu diriltecek, Atatürkçülüğü bir seçenek haline getirecek, gerçek bir milliyetçi hareket doğacaktır. Siyasetin ulusal kanadındaki bu boşluğu doldurmak için TÜRKSOLU göreve hazırdır. CHP’den milletvekili olan Nur Serter adlı sahte Atatürkçü seçim yenilgisini şöyle açıklamış: AKP’liler kapı kapı dolaşıyor oysa biz bunu yapamıyoruz. Ama açın, bu hanımın yöneticiliğini yaptığı Atatürkçü derneğin internet sitesine bakın, gerçek Atatürkçülere nasıl da savaş açtıklarını görürsünüz. Diyorlar ki “Bazı şehirlerimizde gençler Atatürkçülük adına kapı kapı dolaşmakta ve kitap satmaktadırlar. Bunları polise ihbar edin.” İşte bu Atatürkçüler yüzündendir bu seçim yenilgisi. Bunlar hem kendileri çalışmazlar, hem AKP’lileri kapı kapı dolaşıyorlar diye yüceltirler, ama devrimci gençler çıkıp aynı Şeriatçılar gibi kapı kapı dolaşıp Atatürkçülüğü örgütlemeye çalıştığında AKP’nin polisini yardıma çağırırlar. Ama bu seçimler bu türden sahte Atatürkçülerin de son seçimiydi. Önümüzdeki seçimde, kapı kapı dolaşan, halkla tabanda buluşan, onunla birleşen gerçek halkçı bir seçenek gelecek. TÜRKSOLU ve Milli Mücadele AKP’yle meydanlarda da, sandıkta da hesaplaşmak için partileşecek, ulusal güçleri toparlayacaktır. Tüm okurlarımızı ve dostlarımızı bize katılmaya, artık boş işlerle vakit kaybetmemeye, sahte derneklerde sürünmemeye çağırıyoruz. Yukarıda anlattıklarımız bu ülkenin geleceğini bir tek TÜRKSOLU’nun doğru tespit ettiğini göstermektedir. Yanlışın peşinden sürüklenenler ülkeyi karanlığa gömmektedir. Doğru olan TÜRKSOLU’dur. Ve artık doğru olan TÜRKSOLU saflarında örgütlü mücadeleye katılmaktır.
|