30.07.2007/Sayı:147
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Cihan Dura

Kürşat Tüzmenİhracata dayalı büyüme

Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, 10 Temmuz 2007’de, İstanbul Maden ve Metaller İhracatçı Birlikleri (İMMİB) tarafından düzenlenen, başarılı ihracatçı firmaların ödüllendirildiği 2006 İMMİB İhracat Yıldızları ödül töreninde yaptığı konuşmada şunları söylemiş: Türkiye’nin, millî hasılanın dinamosu ihracat ve ihracata dayalı büyümedir. Bir de sevimli bir kur olsaydı bu ihracatçı neler yapmazdı? İşte o zaman ihracata dayalı büyümenin nasıl olduğunu biz bütün dünyaya gösterirdik. Tek sıkıntısı girdi maliyeti olan ihracatçı, pazar payını artırmak için bazı ara mallarını dışardan getirmeye çalışmaktadır. Girdi maliyetlerini bu yoldan düşürerek ihracatını sürdürmektedir.

Sayın Bakan’ın bu görüşlerinde doğru olmayan ya da çelişkili hususlar vardır.

1) Birinci olarak, ihracatı -hükümetin anlayışı içinde- millî hâsılanın dinamosu saymak doğru değil. Dinamo olması için, Türkiye’nin önce yeterli bir “sanayi koruma dönemi” yaşamış olması gerekirdi. Batıda liberal politikalar uzun bir korumacılık döneminden sonra uygulanmıştır. İngiliz, Amerikan sanayileşme tarihi, bunun böyle olduğunu açıkça ortaya koyar. Özellikle ABD önce ithal ikamesi ile başlamış, ancak kendini kuvvetli hissettiği zaman liberaliz bayrağını çekmiştir. Mevcut haliyle ihracata dayalı büyüme -aynı zamanda ithalatı da serbestleştirmeyi gerektirdiğinden- asıl ülkemizin pazarlarını ele geçirmek isteyenler için bir dinamo görevini yerine getiriyor. İthalat artışı daima ihracatınkinin üzerinde olduğundan, dış ticaret dengesi de Türkiye’nin aleyhine gerçekleşiyor.

Bu durum, iki büyük tehlikenin önünü açacaktır: Türkiye sömürgeci Batı’nın pazarı haline gelecektir. Türkiye ilkel düzeyde bir sanayileşmeye mahkûm olacaktır. Ayrıca “kurulacak sanayiler ülke koşullarıyla uyumlu olacaktır” deniyor? İngiltere, Japonya ileri derecede sanayileşmiş ülkelerdir. Onların sanayileşme süreçleri, ülke koşulları ile uyumlu mu gerçekleşmiştir?

Kaldı ki yüksek düzeydeki bu ihracat performansı da kuşku çekiyor. Maliye gelirler kontrolörleri 2006 yılı her 100 YTL’lik KDV iadesinin 55’inde usulsüzlük tespit etmiş bulunuyor. Bu veri, bir yoruma göre “ihracatın yarısından fazlasının hayali ihracat olduğu” anlamına gelmekte.

2) İkincisi, Tüzmen diyor ki “keşke bir de sevimli bir kur olsaydı!” “Sevimli kur”dan kastı aşırı değerlenmemiş bir ulusal para, gerçekçi bir döviz kuru… Bugün YTL’nin, gerçek değerinin en az yüzde 30 üzerinde olduğu ifade ediliyor. “Yüksek faiz, düşük kur” politikasıyla buna yol açan ve bütün uyarılara rağmen bu politikayı sürdüren kim? Elbette, Devlet Bakanı Tüzmen’in de üyesi bulunduğu A.K.P. hükümeti... Oysa ihracata dayalı büyüme esnek kur sistemi ister. Ulusal paranın döviz karşısında aşırı değerlenmemesi koşulunu içerir. Türkiye’de bu koşul yerine getirilmemiştir. Ucuz dolar, döviz açığını büyütmekle kalmıyor, yüksek faiz ve bu açığı kapatacak daha fazla döviz girişinin etkisiyle döviz fiyatını daha da düşürüyor. Demek ki hükümet adı geçen politikayı gerektiği şekilde uygulamıyor. Sayın Bakan’sa Hükümetin bu çelişkisini açıklamaya çekiniyor. Gerçeği söylemiyor.

Bakan Tüzmen ancak teorik ortamda başarılı görünen bir büyüme modeline aşırı güven duyuyor ve eğer bir de gerçekçi döviz kuru olsaydı “ihracata dayalı büyümenin ne olduğunu bütün dünyaya gösterirdik” diyor. Oysa, Bakan’ın sarıldığı model “dış rekabet monopolleri kırar” diyorsa da, realitede ülkenin genç sanayilerini kırıyor. Teori “işadamları kaliteyi iyileştirecek ve fiyatları düşürecek yeni teknikler arar” diyor. Oysa realitede çoğu iş adamı buna fırsat bulamaz, dev ulusötesi şirketlerin dayanılmaz rekabeti karşısında ya piyasadan sürülür, ya da yabancı şirketler tarafından satın alınır. Nitekim ithalatta liberalizasyon sebebiyle birçok sanayimiz yabancı mallarla rekabet edemeyerek çökmüştür.

Bu, neden böyledir? Çünkü Batı mamulatı “ihracata dayalı büyüme”, mevcut haliyle Batı’nın ezelî sömürgeciliğinin, Emperyalizm’in bir parçasıdır, küreselleşmenin de hayat damarlarından biridir. Öyleyse az gelişmiş ülkelerdeki ihracata dayalı sanayileşme politikası aslında bir dayatma olup ulusal ekonomiyi dünya ekonomisi ile -daha doğrusu emperyalist ülkelerin ekonomileri ile- bütünleştirme, onların hizmetine sokma programının bir parçasından başka bir şey değildir. Bu politika daima Batı lehine işleyen Neoliberalizm’in, küreselleşme anlayışının, “serbest ticaret”in bir gereği olarak karşımıza çıkar. Ayrıca bu tür politikalar çok basit, zaman dışı modellere, teorilere dayanır. Birçok varsayıma dayandklarından, realiteden önemli ölçüde uzaktırlar.

Bakan Kürşat Tüzmen’e gelince, onun ya bu gerçeklerden haberi yoktur, ya da, haberi vardır ancak -koltuk sevdası gereği olmalı- gerçeklere dayanarak konuşmak işine gelmemektedir.


ÜLKER Grubu ile Boydak Grubunun ortak olduğu Türkiye Finans Katılım Bankası’nın yüzde 60’ının, Suudi Arabistanlı The National Commercial Bank’a (NCB) satışı konusunda anlaşmaya varıldı. Yabancılaşma
bütün hızıyla devam ediyor

Yabancılar Türkiye’de tesisi satın almaya devam ediyor. Son el değiştirmelere ilişkin bazı örnekleri aşağıda sunuyorum:

1)Doğan Yayın Holding, Doğan Gazetecilik’in sermayesinin yüzde 25’ini geçmeyecek şekilde hisselerinin satışı için yabancı bir kurumsal yatırımcı ile görüşmelere başladı. Dünyanın önde gelen Amerika ve Avrupa merkezli ticari uydu operatörleri Intelsat ile Eutelsat da Türk uydularına talip oldu. Şirketler, Türkiye’nin uzayda elinde bulundurduğu 31, 42 ve 50 derece yörüngeleri ile 42 derece yörüngesinde işlettiği iki uyduyu satın almak için Türk-Sat AŞ ile pazarlık yapıyor. Çukurova Holding AŞ, yüzde 7.54’lük Turkcell hissesini yabancılara satmak üzere harekete geçmiş bulunuyor.

2)Avusturyalı ambalaj şirketi Mondi Packaging’in, yüzde 54’ünü 106 milyon dolara satın aldığı Tire Kutsan’da Deutsche Bank’ın alımları hızlandı. Deutsche Bank 6 Temmuz’ta 1 milyon 187 bin adet, 9 Temmuz’da ise 764 bin 595 adet hisse aldığı Tire Kutsan’da sermayenin yüzde 10,3’üne sahip oldu. Deutsche Bank Tire Kutsan’da toplam 4 milyon 82 bin adet hisseye sahip bulunuyor. Öte yandan Deutsche Bank, Klimasan hisselerinde de alımlarını sürdürdü. Deutsche Bank 3 Temmuz’da Klimasan’da 15 bin 50 adet hisse alımı yaptığını bildirdi. Bankanın Klimasan’daki payı yüzde 5’e ulaştı. Klimasan’ın yüzde 61’ine sahip olan Şenocak Holding’in yüzde 70’inin, İtalyan Mondial Group’a satışı konusunda niyet mektubu imzalandı.

Doğan Yayın Holding, Doğan Gazetecilik’in sermayesinin yüzde 25’ini geçmeyecek şekilde hisselerinin satışı için yabancı bir kurumsal yatırımcı ile görüşmelere başladı.3)Yabancılara satılan şirketler kervanına Türkiye Finans da katıldı. Suudi NCB, Türkiye Finans’a ortak oluyor. ÜLKER Grubu ile Boydak Grubunun ortak olduğu Türkiye Finans Katılım Bankası’nın yüzde 60’ının, Suudi Arabistanlı The National Commercial Bank’a (NCB) satışı konusunda anlaşmaya varıldı. NCB, 1 milyar 80 milyon dolar değer biçilen bankanın yüzde 60 hissesini 1 milyar 80 milyon dolar karşılığında devralacak. Ülker ve Boydak grupları, yüzde 20’şer hisse ile bankada stratejik ortaklıklarını sürdürecek. Türkiye Finans Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Boydak, anlaşmanın gerekli onayların alınmasının ardından yıl sonuna kadar tamamlanmasını beklediklerini söyledi. Suudi Arabistan’ın ilk bankası olan NCB, 54 yıldır faaliyetlerini devam ettiriyor. Şirketin çoğunluk hissesi Suudi Arabistan hükümetinin elinde bulunuyor. Ödenmiş sermaye açısından Suudi Arabistan’ın ve Ortadoğu’nun en büyük bankası olan NBC’nin 2005 sonuı itibariyle toplam aktifleri ise 39 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.

4)Dünyanın en büyük terminal üreticilerinden (POS) Fransız Ingenico da Teknoloji Holding grup şirketlerinden Planet’i satın aldı. Satış değeri 40 milyon doların üzerinde. Satışa, Teknoloji Holding grup şirketlerinden, saha ve onarım hizmeti veren Teknoser’in POS onarım bölümü de dahil edildi. Böylece dokuz yıl önce distribütörlükle başlayan işbirliği satın almayla sonuçlandı. 1988’de Ingenico’nun distribütörlüğünü alarak işe başlayan, elektronik ödeme sistemleri konusunda çözüm sunan Planet’in pazar payı yüzde 30’du. Ingenico CEO’su Amedeo D’Angelo, “stratejik konumu, bankacılık sektörünün bulunduğu nokta, Planet’in başarısı ve sahip olduğu potansiyel sebebiyle Türkiye’yi yakın bölgelerdeki iş planları için bir merkez haline getirmeyi planlıyormuş.

Ingenico elektronik ödeme sistemlerinde, POS üretimi ve satışında dünyanın önde gelen şirketlerinden biri. Dünyada yüzde 24 pazar payı ile bankacılık, perakende, akaryakıt, ulaşım, sağlık ve kamu sektörlerine çözüm üretiyor. Firma 1.300 çalışanı, dünyanın her yerine dağılmış ofisleri, iş ortakları ve satış kanalları ile EMV ve akıllı kart sistemleri üzerine çalışıyor.


Telekom’u asıl özelleştiren Derin-Merkez’dir. Onun organları, dili, gözü, eli ayağı olan Adam Smith Enstitüsü, USAID, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlardır.Telekom yeniden
Türk ulusunun olmalıdır

Sık sık vurguladım, daha önceki yazılarımda: Telekom’u -tabii bütün diğer devlet işletmelerimizi de- özelleştiren ne A.K.P.’dir, ne de onun “özelleştirme hastası” maliye bakanı Kemal Unakıtan’dır, ne de Unakıtan’ın emrinde çalışan satış memurları… Bunların hepsi sadece birer araçtır. Telekom’u asıl özelleştiren Derin-Merkez’dir. Onun organları, dili, gözü, eli ayağı olan Adam Smith Enstitüsü, USAID, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlardır. Bu gerçeği daha önce kaleme aldığım bir yazımdan [Bkz: Telekom Özelleştirmesinin Gerçek Yüzü, www. 21yyte.org] tekrar özetleme gereği duyuyorum. Çünkü yukardaki sorunun yanıtlanması buna bağlı bulunuyor. Ama önce Derin-Merkez’in ne olduğunu hatırlayalım: “İleri derecede sanayileşmiş ve gelişmiş, dünya ekonomisine ilişkin kararlarda belirleyici olan, uluslararası kuruluşların yönetimini elinde tutan, G-7 diye bilinen ülkeler”e kısaca Merkez diyorum. Derin Merkez ise “Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar makamı olan, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmına sahip bulunan az sayıda Amerikalı sermayedarlar ve büyük bankerler grubudur.

Özelleştirmenin kökeninde tarihî olarak -bizim değil- Batı’nın hayat felsefesi ve dünya görüşü olan Liberalizm vardır. Liberalizm, başarısızlıkları sebebiyle unutulmuş bir akımdı. Dünyada 1970’lere kadar önde olan, -tarihî olarak bizim de dünya görüşümüz olan- sosyal devlet anlayışıydı, devletçilikti. Derken, liberalizm ve bireycilik yeniden hortladı. Yeni ideolojinin akademik ekseni; Friedrich Von Hayek ve Milton Friedman’ın neo-liberal vaazlarını verdikleri Chicago üniversitesiydi. Daha sonraki yıllarda, Chicago Çetesi bütün ABD’yi etkisi altına aldı, ardından da bütün dünyayı… Evren’in 12 Eylül 1980 darbesi, Özal hükümeti ve ABD’den ithal “prens”lerle Türkiye’ye de bulaştı. Dikkat! Neoliberalizm’in temel savlarından biri şudur: Ulus-devletler, özelleştirme yoluyla küçültülmeli ve etkisizleştirilmelidir! Tabii özelleştirme sadece fikir açısından değil, eylem açısından da savunulmuştur. Bu ise, dünya çapında bir teşkilatlanma yoluyla gerçekleşmiştir. Özelleştirme salgınının tüm dünyaya yayılmasında rol oynayan kuruluşların başında, İngiltere’de 1977’de kurulan Adam Smith Enstitüsü (Adam Smith Institute) gelir. Başkanı Madsen Pirie tam bir özelleştirme militanıdır. Şu solgan ona aittir: “özelleştirme dünyadaki kamu sektörleri arasındaki yürüyüşüne devam edecek, kamuya ait son tesis de satılmadıkça sona ermeyecektir.” Dünyada özelleştirme yaptıran bir diğer kuruluş da, Adam Smith Enstitüsü’nün ABD’deki karşılığı olan Miras Vakfı’dır. Bu kurumun başkanlarından Edwin J. Feulner, bir raporunda, az gelişmiş ülkeleri ekonomi politikalarını değiştirmeye zorlamak için, dış yardımların kullanılmasını istemiştir. Özelleştirmenin küresel “promosyon”undan, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın bir dairesi olan Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) sorumludur. USAID bir “dış yardım” örgütü olup özelleştirmenin dünyaya yayılmasında baş rolü oynamıştır. Özelleştirmenin pazarlanmasını büyük ölçüde, 1981’de bu amaçla kurulmuş olan Özel Girişim Bürosu (Özel Sektör İnisiyatifi) yürütmüştür. Demek ki TELEKOM’un özelleştirilmesi bir “promosyon”muş, küresel bir promosyonun (tutundurmanın) Türkiye’de gerçekleşmesiymiş. Peki kim var bu tutundurmanın arkasında? Tabii Amerika var, onun Uluslararası Kalkınma Ajansı, USAİD (United States Agency for International Development) var. Derin-Merkez var. Özelleştirmeyi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye gibi ülkelere dayatmakla görevli -adı daha çok bilinen- iki kuruluş daha var: Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası. Bu kuruluşlar marifetlerini, IMF “istikrar paketleri” ile, Dünya Bankası’nın “yapısal uyum programları” ile gerçekleştiriyor. Kesinlikle neoliberal ideolojiye dayanan bu programlar, daima, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve kamu sektörünün sistemli bir şekilde tahrip edilip geriletilmesi sonucunu vermiştir. Ekleyelim ki Dünya Bankası verdiği kredileri özelleştirme şartına bağlamaktadır.

Özelleştirmede “Manzara-i Umumiye” ne yazık ki budur. Özelleştirme kendini “Efendi” olarak gören Derin-Merkez’in, bizlere bir buyruğudur, direktifidir. Biz bu emre sadece boyun eğmiş oluyoruz. Kimlerin eliyle? Kendi oylarımızla iktidara getirdiğimiz, güç ve karar yetkisiyle donattığımız politikacılar eliyle! Bu sebepledir ki Telekom’un -tabii talan edilen bütün diğer tesislerimizin de- geri alınması gerekir. Bu haklı beklentimden dolayıdır ki Elektrik ve Makine Mühendisleri Odası ile Haber-Sen’in bir girişimini sevinç ve umutla karşıladım, gurur da duydum. Bu iki kuruluş, yaptıkları ortak açıklamada şu onurlu çağrıda bulunuyorlar: Türk Telekom geri alınmalıdır! Türk Telekom’un özelleştirilmesi kararının iptali istemiyle açılan davanın, Danıştay 13’üncü Dairesi tarafından reddedildiği hatırlatılan açıklamada şöyle deniyor: “Danıştay’ın verdiği red kararı hukuki sürecin sonlandığı anlamına gelmez. Kararın bir de temyiz aşaması vardır. Ülke zenginliklerinin yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine karşı verdiğimiz mücadeleyi sürdüreceğiz.”

Tekrar vurguluyorum: TELEKOM’un satışıyla, iki Amerikalının -Hayek ve Friedman’ın- sözde bilimsel, gerçekte ideolojik teorilerinin gereği yerine getirilmiştir. Demek ki TELEKOM’u sattıran; ne özelleştirme yasasını çıkaran Meclis, ne bu yasaları uygulayan hükümetler, ne TÜSİAD, ne Metin Kilci, ne Kemal Unakıtan, ne de Tayyip Erdoğan’dır. Bunlara bu yetkileri oylarıyla veren halkımız hiç değildir. TELEKOM’u sattıran, aslında Heritage Fondation, Edwin J. Feulner’dir. TELEKOM’u sattıran ABD Başkanı Corc Dablyu Buş’tur, onun kadrolarıdır!... En doğrusu, bütün bu kuruluş ve şahısların emrinde çalıştığı Derin-Merkez’dir. Demek ki özelleştirme bir despotluğun, bir tiranlığın, bir dayatmanın ürünüdür. Dolayısıyla anti-demokratiktir. Böyle olduğu içindir ki karşı çıkılması, bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması gerekir. Bütün bunlardan dolayıdır ki Telekom yeniden Türk ulusunun olmalıdır.


Dolar neden bu kadar düştü?Dolar neden düşüyor?

Son günlerde Türkiye ekonomisinde önemli bir eğilim ortaya çıktı: Amerikan doları değer yitiriyor. Oysa “Dolar kuru 1.30 YTL’nin altına düşmez” görüşü hâkimdi, ekonomi çevrelerinde. Bu görüş doğru çıkmadı: Dolar 1.27 YTL’nin altına, (1.2653’e) kadar indi. Bu, dalgalı kura geçtiğimiz Şubat 2001’den bu yana kaydedilen en düşük ikinci değerdi. Artık, kur’un 1.26 YTL seviyesini bile görebileceği ileri sürülüyor. Hemen bu noktada temel soruyu, bilimleri yaratan soruyu soruyoruz: Neden? Dolar neden bu kadar düştü? Bence iki açıdan yanıt verilebilir bu soruya: Teorik açıdan, uygulama açısından.Ben burada ikincisini deneyeceğim. Bunun için, uygun yazılı dokümanları gözden geçirmemiz yeterli olacak.

Belgesel bir gözlem dolardaki gerilemenin, üç faktöre bağlandığını gösteriyor: Yabancı sermaye, Merkez Bankası politikaları, dünya piyasalarındaki gelişmeler.

Birinci faktör Türkiye’ye yabancı sermaye girişindeki artış… Bu, ilk ve en çok vurgulanan faktör... Ancak burada da “neden?” diyeceğiz, yabancı sermaye girişi neden artıyor? Yanıt: İki sebepten artıyor; birincisi, global piyasalardaki iyimserlikle yabancıların risk alma iştahları, ikincisi Türkiye’nin verdiği yüksek faiz… Bu faktör global likiditeyle birleşince döviz fiyatları aşağı gidiyor. Merkez Bankası faizi bu seviyede tuttukça, Türkiye’ye döviz girişi de sürecektir. Üçüncü sebep ise, “carry trade”in olanca hızıyla sürmesi. Japon Merkez Bankası’nın (BOJ) faizleri artırmamasına bağlı olarak uluslararası yatırımcılar; Japon Yeni borçlanıp, yüksek getirili para birimlerine yatırım yapıyorlar. Tabii bundan yüksek getirili gelişmekte olan ülkeler de nasibini alıyor; bu arada Türkiye de!

İkinci faktör, Merkez Bankası’nın uyguladığı sıkı para politikası... Bu politika Türk Lirası’nı dolar karşısında güçlendiren önemli bir faktör. Temmuz ortasında yapılan Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında da Merkez Bankası; bir kez daha piyasalara kısa vadeli faizleri değiştirmeyeceği, “enflasyonla mücadelede kararlı” olduğu mesajını vermiş bulunuyordu. Yine bu açıklama gösteriyor ki Merkez Bankası’nın 2007’nin son çeyreğinden önce bir faiz indirimi yapmasını beklemek yanlış olacaktır. Bu durum da Türk Lirası’na olan talebi artırarak, doların düşüşünde etkili oluyor. Daha ayrıntılı analizler şu hususu da kapsıyor: Yüzde 17.5’lik bir gecelik faiz oranıyla, Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkesi konumunda olmaya devam ediyor. Türkiye bu faiz düzeyinde yıllık yüzde 9.7 oranında reel faiz vermiş oluyor. Merkez Bankası’nın gecelik faizleri yüksek tutması durumunda, kurlardaki gerileme sürecektir.

Son faktör dünya piyasalarındaki gelişmeler. Döviz kurunun gerilemesinde, doların uluslararası piyasalardaki değer kaybının da etkisi var. Dolar, Euro ve Sterlin karşısında gerileme eğilimi içinde. Amerikan doları yurtdışı piyasalarda Euro karşısında tarihinin en düşük seviyelerine inmiş bulunuyor; Euro/dolar paritesi 1.3812’yi gördü. Peki bu nasıl açıklanıyor? Şu faktörlerle: Dünyadaki para bolluğu, ABD’nin “riskli tutsat” sektörüne (subprime mortgage) yönelik kaygılar, ABD ekonomisinin geleceği ile ilgili belirsizlikler.


Mahfi Eğilmez: Başarının Temel Unsuru EkonomiKomik bir analiz

Mahfi Eğilmez son seçimlerin hemen ardından Radikal’deki (23.7.2007) köşesinde bakın neler döktürmüş: “AKP’nin tek başına iktidar olmaya fazlasıyla yetecek kadar milletvekili çıkardığı ve geçen seçime göre oylarını 10 puandan fazla artırdığı belli oldu… AKP’nin bu büyük seçim başarısının ardında yatan en belirgin üç unsurdan birisinin ‘ekonomide kriz sonrasında sağlanan başarı’ olduğunu düşünüyorum. Enflasyonun düşmesi, büyümenin sürdürülebilir bir eğilim kazanması, bütçe açıklarının düşürülmesi, borç yükünün azaltılması ve cari açıktaki büyük artışa karşılık bu açığın finanse edilebilmesi ve bu yönde Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişi olması AKP’ye önemli bir destek sağladı. İşsizlik sorununun çözülememiş olmasına karşılık insanlar, öteki konulardaki başarılara bakarak bu sorunun da yakın gelecekte çözüleceğini düşündüler.”

M. Eğilmez’e göre vatandaşlar (seçmenlerin yüzde 47’si) büyümenin sürdürülebilirliğine, borç yükünde, bütçe açığında, cari açıkta sağlanan azalmalara, doğrudan yabancı sermaye girişine bakarak AKP’ye oy vermiş. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Sağduyu diye bir şey var. Eğitim düzeyi, hele üniversiteleşme oranı düşük olan Türkiye gibi bir ülkede vatandaşlar nerden bilsin borç yükünü, nerden bilsin cari açığı, bütçe açığını. Sonra bu bir uzmanlık işi değil mi? Onlar bile zor takip ediyor bütün bu verilerdeki gelişmeleri. Dahası var: Seçmenler işsizlik sorununun da yakında çözüleceğini düşünüyorlarmış. Bravo doğrusu, ne kadar da yetenekliymiş bu AKP seçmenleri. Bir analiz bu kadar kollayıcı, bu kadar zorlama olur. Mahfi Eğilmez kendi mantığını vatandaşa yansıtıyor ve yakıştırıyor. Ancak pek ölçüsüz bir yakıştırma bu. İnsan acaba bir “yaranma” çabası mı var diye de düşünmekten kendini alamıyor.

Öte yandan AKP’nin başarısını, ordunun e-bildirisine, Gül’ün cumhurbaşkanlığının engellenmesine, CHP’nin bir muhalefet partisi olarak silikliğine, hatta Temmuz sıcağında kömür dağıtılmasına bağlayanlar da var. Bu iddiaların hepsi birer sanı, birer görüş, birer hipotez, hattâ birer temenni. Çoğu acele, çalakalem yazıya dökülmüştür. Birini ya da öbürünü doğru olarak kabullenivermek, ona göre ahkâm kesmek son derecede yanlış. Ne ölçüde doğru olduklarını anlamak için bilimsel araştırmalar gerekli. Onun için gazetelerin köşe yazıları ihtiyatla okunmalı, ihtiyatla benimsenmeli; tabii buna M. Eğilmez’in yukarda sunduğum komik analizi de dahil…



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe