| Utku Erişik |
“Baba oğul, üç beş köpek değil!” Coğrayfa, adındaki somutluğa inat, alabildiğine soyut bir anlam da taşır. Örneğin, bir denizden söz ederken, onu kıyılarıyla sınırlı, limanlarıyla karaya sokulan, burunlarıyla karadan geri kaçan milyonlarca metreküp suyu da anlayabilirsiniz; ayaklarınızı değdirdiğiniz anda sizi düşlerle dolu bir gemiye bindirip uzaklara götüren huzuru da anlayabilirsiniz… Örneğin, bir denizden söz ederken, iki ayağıyla, iki koluyla, bir başıyla, bir adamı da anlayabilirsiniz; ahmaklığın en uçlarına kadar kendini dalgalandıran, bir lokantada “ak” pak tabak ve çatal seslerinin fon müziğinde pis pazarlıklar içinde kendini de, kendinden hâlâ umut besleyenleri de, yüreğinin titremesiyle, başının dikliğiyle onu değil, onun oturduğu koltuğu saygısıyla destekleyenleri de silip atacak vicdansızlığa, ihanete ve de onursuzluğa sahip bir “adam olamamış”ı da anlayabilirsiniz… Tatilinden, işinden, gücünden özveride bulunup tahta bir sandığa umutla bir zarf bırakmaya gelenler değildir, bir denizi, evinden çıkamayacak bir utanca sürükleyen… Üç yanı denizlerle çevrili bir memleketin içinde, orta yerinde, nefes alan, göbeğini şişiren, nankörlüğü ve sahtekârlığı kendine meziyet bilmiş bir deniz daha varsa, bunun utancı, elinde bayraklarıyla, Mustafa Kemal posterleriyle meydanlarda toplanan o yüce ulustan kaynaklanamaz!.. Bunun utancı, o denizin kendine aittir. Kendini beslemek isteyen ulusa tüm kanallarını kapatan bir iç denizin olup olacağı da, “ak”lanmaya çalıştıkça bokla dolmaktır! Nasıl “ak”lanmaya çalışmıştır da olan olmuştur, birlikte bakalım… 25 Aralık 1919’da, “içimizden biri” İngiltere Büyükelçilik Baş Tercümanı Ryan, bir rapor yayımlar: “Biz, gerçek ideali din imiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu yönetici olarak sunmaya çalışacağız… Bizim şimdiki hedefimiz, bölmek, arkadaş gibi davranıp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır.” Siz şu İngiliz’in oyununa bakın! Ama helal olsun ki, açık açık oynuyorlar. Mustafa Kemal diye yiğit biri, Samsun’a çıkmış, üstünden 7 ay geçmiş, ulusunu emperyalizme karşı ayaklandırmaya başlamış, binlerce yıllık onurunu kurtarmak için yollara düşmüş, açlığın, hastalığın, yorgunluğun sereserpe uzandığı toprakları “vatan” bilmiş, savaşıyor! İngiliz’i, işgalcisi, işbirlikçisi, herkes tekvücut olmuş da şıngır mıngır oyun oynuyor! Raporu bir daha okuyun, yıllar sonraki “yüzde bilmem kaçlık” iktidarları daha iyi anlarsınız… Mustafa Kemal’in askerleri, 1. İnönü’de aslanlar gibi çarpışırken, 10 Ocak 1921 günü bir telgraf çekilir cepheden Ankara’ya. Bu, olanaksızlığın ve yokluğun belgesidir aynı zamanda: “Cephane gönderin, yeniliyoruz!” Milli Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı’na (birçok kişinin tanıklığında) gözyaşları içinde şu yanıtı verir: “Size bir tren cephane gönderdim. Elinize varıncaya kadar direnme olanağını sağlayınız.” Sonradan Mareşal olacak olan koskoca bir komutan neden böyle bir telgraf yazarken ağlar? Çünkü “bir tren cephane” demek zorunda kaldığı, bir trene yüklenen 10 sandık cephanedir!.. Bugün neyin sarhoşluğu olduğunu anlamadığım bir zaferi(!) kazanmış birilerine göre, sandıktan “halk muhtırası” çıkmış!... Hadi canım sen de!... Herkes, böyle bir sistemde “tek başına iktidar” olabilir… Ama “tek başına” kalan bir ulusun onurunu “trendeki 10 sandık”lara varana kadar hesap etmek zorunda kalarak yücelten Mustafa Kemal’e her sözünle, her yüzünle düşmansın; sandıktan sözümona ordu karşıtı bir “muhtıra” çıkmış… Susuyorum, yazının sonuna dek! Yunan adındaki ve emperyalizm soyadındaki düşmana karşı kazanılan zaferin temelinde, sandıklara sığmayan, trenlerin alamayacağı bir inanç vardı! Her okuduğumda tüylerimi diken diken eden şu cümleler, işte bu zaferin ardından İsmet Paşa’ya iletilmiştir: “Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun kara yazgısını da yendiniz. Düşmanın yurdumuzu ele geçirme tutkusu, dayancınızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.” (Mustafa Kemal) Batı Cephesi’nde benim “Nazife Kadın”ımı kendilerine bilgi vermediği yani casusluk etmediği için, yerlerde sürükleyerek işkence eden ve sonra fırında yakan şu Yunan’a Kıbrıs’ı satanlara bakın siz! Tavernasında sirtakisi, agorasında meyhanesi, masasında mastika, oy aman aman! Hele bir de denizi aldı mı yanına, kavalyesini içerden ayarlamış demektir! Endaksi mare? (Tamam mı deniz?) Deniz için tamam olmasına tamam; ona sen zaten Türk deme de, ne dersen de… “Türk denizi” olmak hep utanç verir onun için… O yüzden milliyetçiliği buruşturup atan, “enternasyonel”liğe kendini pek adamış “eski sağ-yeni sol” limanına ancak bu kadar gemi gelip sığınırdı be deniz! Bu oyunları bilenler, kendilerine bugün dayatılan “kara” yazgıyı yenmek için, İngiliziyle, Amerikanıyla, Yunanıyla, aklınıza gelen her yollu üzerine üzerine gelinirken elbette belleğinde taşıdığı anılar, yüreğinde biriktirdiği duygularını kaybetmedi. Atatürkçülerde yılgınlık olmasın; şöyle düşünün, bu deniz kendi kaynağını otla tıkarken, malûm işbirlikleri sonucu bunun üç misli alsaydı ne olurdu? Bütün bunlara karşın, her gün içine aldığı bir lağım daha ortaya çıkan deniz ne yapmış peki? Deniz bu, onun da canı sıkılır elbette. Sevgilisi emperyalizm ile bir türlü izdivaca giremeyen deniz, bir gün imamı alıp yanına nikâhını da gizlice kıyıvermiş, İstanbul Boğazı manzarasında… Hani Haydarpaşa’dan eski bir askeri motora binip de yaverinin deyişiyle “bir çelik ormanının içinden” geçen Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler!” dediği Boğaz’a baka baka olmayacak duaya “amin” demiş deniz. Cumhuriyetin savaş açtığı feodalizmi kendine sistem edinen bu denize aynı şekilde yaklaşılmış ve bunun bir bedeli olduğu anımsatılarak, karısı olacak müstemleke valisine başlık parası istenmiştir. Deniz de, “başlık parası” çıkarabilmek için ardından sürüklediği ve bulunduğu yere güvenen masum insanları bir çırpıda satmıştır! İşte deniz denen coğrafyanın soyuttan somuta döndüğü en acı anlardan biri de bu olmuştur… Bugün “Cumhurun başkanını cumhur seçsin!” adlı yalanı, sözcük oyunlarıyla halkın önüne getirip, allayıp süsleyen bir artık zihniyeti deniz de yumuş, yıkamış, böylece “ak”lamıştır. Sırf bu yüzden bile, ona hepsinden daha çok aferin! Dillerine “Hani ulusal egemenlikten söz ediyordunuz? Ulus, bakın böyle istiyor!” aldatmacasını pelesenk edenler, yukarıda sözünü ettiğim İngiliz raporunun özüdür. Yönetici olarak sunulan ve “gerçek ideali”ni gizleyenler… Peki kimdir bunlar? “Baba-oğul üç beş köpek…” Baba kim? Aldığı maaşla geçinemediği için ek-iş yapan ve “memleketi pazarlayan” bir Atatürk düşmanı… Oğul kim? Ah yazık, bursla okuyacak yoksullukta bir “gemicik” sahibi… Baba kim? Devleti dolandırmaktan hükümlü bir Cumhuriyet düşmanı… Oğul kim? Kendisi için gece yarıları özel yasalar çıkarılan yumurta tüccarı… Baba kim? Tarikat mensubu bir Ordu düşmanı… Oğul kim? Orada burada kadrolu müdür… Sözü hiç uzatmadan, bu birdenbire “Ulusal Egemenlik” aşığı kesilen ulus düşmanları için sözü Fazıl Hüsnü Dağlarca ustaya bırakalım… Bizim güneşimiz, şairin dediği gibi “Anıtkabir Işığı”dır; okulumuz, öğretmenimiz, sıramız, kalemimiz bellidir, değişmez. Denizi mi merak ettiniz? Şunu söyleyelim: Ne büyük rastlantıdır ki, Vahdettin kendine “son çare” olarak Malta Adası’nı seçmişti, bu da Rodos Adası’nı!... Boşverin siz, deniz bitti; o, Vahdettin’in mezarındaki çiçeklerin üstüne yağan yağmurdur artık. Damlası, beş para etmez! Egemenlik ulusundur Egemenlik ulusundur ne Egemenlik ulusundur ne
|