| Hakkı Koca |
20 Temmuz: Bundan tam 33 yıl önce 1974 yılının 20 Temmuz’unda Kıbrıs adasından gelen feryada kulaklarını tıkamayan Türkiye Cumhuriyeti, kendisine tanınan garantörlük hakkıyla yıllardır süren Rum mezalimine ve katliamlarına karşı adaya askeri bir harekât düzenleyerek çıkartma yaptı. Şiddetli çarpışmaların yaşandığı bu savaşta Türk Ordusu başarılı bir harekât düzenleyerek bugünkü sınırların oluşmasını sağladı. Gerçekleştirilen bu harekât, her anlamda Türkiye Cumhuriyeti’ne çok sorunlar yaşattı. Yıllarca ambargo ile uğraştı. Dünyada bu mücadelede tek başına kaldı. Dünya, Kıbrıs’ta kurulan Türk Cumhuriyetini tanımadı. Rum lobilerinin etkili çalışmaları sonucu hâlâ da tanımıyor. Bu zaman içerisinde ve günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tüm sıkıntıları bizce anavatan olan Türkiye tarafından karşılanmaya çalışıldı ve karşılanıyor. Kıbrıs davasında etkisiz kalınmasında elbette ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin izledikleri yanlış ve ABD-AB etkisindeki politikaların payı var. Bu kaçınılmaz ve düşündürücü... Senelik iznimi kullanmam sebebi ile bir haftadır KKTC’yim. İş için defalarca gelmeme rağmen bu sene ailece gelmeye karar verdik. Malûm, iş başındayken çevrenizle gerektiği gibi ilgilenemiyorsunuz. Bu tatilde kanımca çevreyle yeterince ilgilendim. Yerel basını ve görsel medyayı yakından takip ettim. İnsanlarla konuştum, düşüncelerini öğrendim. Aman sakın kızmayın, yazılı medyamızdaki kalemşorlar gibi “ne yediğimi, ne içtiğimi, onun bunun fiyatını” yazmayacağım. Yazacaklarım çok farklı şeyler olacak... Son günlerde yaşanan seçim rüzgârı yüzünden ne hükümet ne de devletin farklı unsurları gerektiği gibi dış politika ile ilgili. Zaten hükümet ilgili olsa ne olur? Son dört yıldır yaşadığımız dış siyaset ortada; tamamen ABD ve AB etkisinde işbirlikçi bir yol izliyorlar. Kendilerince seksen yıllık intikamın peşindeler: Türkiye’yi Sevr günlerine geri götürmek. Aynı hain duyguları ve işbirlikçi özlemleri KKTC’de birebir yaşadım. Şimdiki hükümet taraftarı olan günlük bir gazeteyi her gün okumaya ve takip etmeye başladım. Okuduklarım, gördüklerim, insanı çileden çıkartacak cinsten yazılar ve yorumlardı. Günlük gazetenin hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi vardı. Zaten birebir şimdiki hükümetin basın sözcülüğünü yapıyor gibiydi. Ben de sizlerle bu yazılanları kısa da olsa paylaşmak istedim. Nedenine gelince; ihanetin ve kalleşliğin geldiği son noktayı görmeniz için. Ne yazıyorlardı sayın yazarlarımız? “KKTC’yi savunanlar ancak ne zaman inandırıcı olabilir biliyor musunuz? Misak-ı Milli içerisinde Kürdistan devletini açık ve bariz bir şekilde savunabildikleri zaman. Ne insanlar ölsün ne de vatan bölünsün. Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bü-tünlüğü, gücünü uluslararası hukuktan da alan bir gerçekliktir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde bağımsız bir Kürt devletinin ku-rulabilmesi, halkların onaylaması gereken bir olaydır. Tıpkı Çek-Slovakya ayrılması ya da eski Yugoslavya veya bilemediniz eski Sovyetler Birliği örneklerinde olduğu gibi.” (Aklını seveyim!) ve devam ediyor yazarımız. “Kıbrıs’ta gerçekler ortadadır. Bu gerçek de, Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında çözüm aramaktır. Daha çok özerklik. Türkçe eğitim. Kabul. Ama Kıbrıs’ta Türk Devleti mi? Hayır. Mümkün değil. Mümkün olduğunu idda edenlerin o başka, bu başka demeden başkent Diyarbakır olmak üzere Kürdistan Cumhuriyeti devletini kabullenmeleri, hatta daha da ileriye gidiyorum, Diyarbakır adının Amed olmasını içlerine sindirmelerini ve iki adım daha atıyorum ‘Kürdistan Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanlığı seçimlerini ezici bir çoğunlukla Abdullah Öcalan kazandı. Öcalan, Amed’deki başkanlık sarayında yemin ederek görevine başladı.’ şeklinde bir haberi mideye sindirebilmeleri şarttır… Kıbrıs Cumhuriyeti benim devletimdir. Pasaportunu taşıyorum. Gururla. Soranlara da ‘Kıbrıslıyım’ diyorum. Siz KKTC misiniz? KKTC diye bir bir devleti haritada gösterin, ben vatandaşı olayım. Gönüllü.” Haklısınız, tüyleriniz diken diken oldu, içiniz ürperdi; ama daha bitmedi, bir tane daha! Bu yazı da KKTC’de görev yapan Türk Ordusu Komutanı’na ithaf edilerek yazılmış: “Birleşik Kıbrıs’ı unutmak, annemden emdiğim sütü, dokuz ay karnımda can verdiğim biricik oğlumu inkâra benzer. Birleşik Kıbrıs’ı unutmak, bölünmüş bir Türkiye’de kurulan bağımsız Bir Kürt devletine benzer. Bölünmüş bir Kıbrıs değil, Güney ve Kuzey diye iki Kıbrıs değil, birleşik tek bir Kıbrıs. İlkokulunda sevgili öğretmenlerimin bana öğrettiği “iki kere iki dört eder” gerçeğimdir. Birleşik Kıbrıs’ı unutmak, anavatanım Kıbrıs’a ihanettir. Ve bu ihanet, vatan hainlerine mahsus olan bir ihanettir.” Sinirleriniz iyice gerilmeye başladı, biliyorum. Biraz sabır... Son bir yazı daha: “Evet, gerçek şudur ki; Türkiye, Kıbrıs’ta misafirdir. Kıbrıs, ne Türkiye’nindir ne de Yunanistan’ındır. Kıbrıs, Kıbrıslılarındır. Ve ne olacağına onlar karar verecek. İster birleşirler; ister ayrılırlar, sonra gene birleşirler. Türkiye, bu gerçeği içine sindirebilir mi? Ve toplumun iradesini kendi kendini idare etme hakkını iade eder mi? Değilse, Türkiye’nin bu politikası bu toplumun varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Görünen odur ki, toplum olarak yok oluşa hızla götürülüyoruz.” Bütün okuyucularımıza sabırları için teşekkürler. Bu yazılar, tabi ki tüm KKTC halkının düşüncelerini yansıtmıyor; ama ne yazık ki büyük bir çoğunluk şimdilik böyle düşünüyor. Zaten iktidara taşıdıkları parti de, ABD ve AB’nin kıskacına girmiş, aynı düşüncede... Bizlerin Barış Harekâtı diye gururlandığımız 20 Temmuz 1974 harekâtı maalesef şu an adanın işgal edilmesiyle özdeşleştiriliyor. Çekilen onca acıya, verilen mücadelelere, akan şehit kanına karşı bu yazılan yazılar ve düşünceler insanı gerçekten şaşırtıyor ve üzüntüye itiyor. İnsanların hafızalarını bu kadar kaybetmeleri ne ile açıklanabilir bilemiyorum. Bildiğim, hiçbir ihanet cezasız kalmaz…
|