30.07.2007/Sayı:147
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Özgün Yekta Güngör Özden

Yekta Güngör ÖzdenSeçim mi, geçim mi?

Demokrasinin varlığını kanıtlayan yapılardan biri siyasal partiler, öbürü muhalefet, en önemli kurumu ya da olgusu serbest seçimlerdir. Göstermelik ve biçimsel bir demokratik işlem olmaktan öte yurttaşların istencini yansıtacak sistem ve yöntemle gerçekleştirilmesi sağlıklı ve gerçek demokrasi için başlıca ölçüt sayılabilir. Ülkemiz siyasal tarihi, Osmanlı döneminden bu yana seçimlerle ilgili kimi olumsuzluklar dışında, oldukça başarılı aşamalar kazandığımızı anlatır. Ancak, benim kişisel kanım son seçimlerin büyük bir düş kırıklığına neden olduğudur. Sorulduğunda “Karamsar bir kişi olmamama karşın umutlu değilim” yanıtını vererek görüşümü açıklıyordum. Şimdi, rakamlar, karşılaştırmalar, değerlendirmeler ve haklı-haksız kimi eleştirilerle kimi senaryolar yazılmaktadır. Hepsi geride kalmıştır. Ancak, geçmişten alınacak dersler geleceğe izi hazırlanmaya yarar. Bu nedenle seçimlere özetle değineceğim.

“Geçim” genelde gereksinimleri karşılayacak geliri elde ederek yaşamını sürdürmek ve ilişkileri uyumla yürütmek anlamında kullanılır. “Seçim” ise en uygunu belirleyerek yeğlemektir. Öne alınması sorun olan milletvekili genel seçimleri, iktidarın kızgınlıkla önerdiği yasa ile yapılmasına, Anayasa’nın 102. maddesinin öngördüğü “derhal seçim”in gözardı edilmesine karşın Cumhurbaşkanı seçimi için yapılmış gösterilmektedir. Erken seçim önerisine “vatana ihanet” sayanların neden olduğu son seçim gerçekte “geçim endişesi”nin ağır bastığı, iktidar kanalıyla seçmene sunulan kimi olanakların etkisinin duyulduğu bir oldu-bitti sayılabilir.

İktidar, tüm devlet olanaklarını kullanmış, elindeki belediyelerle, yöneticilerini atadığı ya da desteklediği kurum ve kuruluşların desteğiyle seçmenleri özgür istençlerini belirtmekten alıkoymuştur. Değişik güçlükler içinde bocalayan kimi seçmenler iktidarın verdiklerini yarınlarda da vereceğini sanarak tüm aykırılıklara, haksızlıklara, yolsuzluklara, sakıncalara, şehit ailelerinin yakınmalarına, işçi ve memurun sıkıntılarına karşın oyunu iktidara vermiştir. Sonucu, hukuka bağlılık ve yurttaşlık haklarına özen yönünden saygıyla karşılamakla birlikte değerlendirme de doğal bir yaklaşımdır. Muhalefet partilerinin kimi halk dalkavukluğuna soyunarak açık-kapalı sıkmabaş yandaşlığı yapmış, hemen hemen hepsi seçmene umut veren yeni bir tasarım, yeni bir söylem, yeni bir atılım, sağlıklı ve gerçekçi yeni bir söz edememiş, alanlardaki coşkuyu sandığa yansıtamamıştır. İktidarın son yıl çalışmaları yanında muhalefet partilerinin çabaları sönük, yavan, cılız kalmış, halka yaklaşımlarında belirgin bir sıcaklık ve içtenlik görülmemiştir. Seçmenin güvenini ve beğenisinin karşılayacak adaylar yerine vitrin süslemeyi yeğlemişlerdir.

Kendi içinden ağır ve yoğun eleştiri alan, medyada her gün yeni bir mârifeti açıklanan iktidar dönemindeki yolsuzluklar, soygunlar, suçlar, şaşkınlıklar, başarısızlıklar, yetersizlikler, çarpıklıklar, güçlükler, bağımlılıklar, yoksunluklar, şehitler, silâhlı kuvvetlerle, yargıyla, üniversiteyle kavgalar, hakaretler, küfürler vs. hepsinin uygun bulunduğu savunmasına neden olan bir sonuç çıktı. Bağımsızlık, özgürlük, çağdaşlık, hukuksallık, güvenlik, ekonomik gelgitler, gözardı edildi. Günümüzün müstafi Başbakanı muhalefet için “Halk onların hesabını gördü” diyor. %50’den fazla karşıdaki oy hiç önemsenmiyor. Bu yanlış ve yarım bir demokrasi anlayışıdır. Demokrasiyi tramvaya benzetip kendi dinci amaçlarına araç sayanlar için olağan görülse de sakıncalı ve tehlikelidir. Yüksek Seçim Kurulu’nun 26.7.2007 günü açıkladığı rakamlar artan seçmen sayısı gözetildiğinde hiçbir partinin aradığını bulamadığını ortaya koymaktadır. Yakınanlar, karşı çıkanlar da iktidar partisini yeğlemiştir. Yitirenlerin bile kazandığını savunduğu seçimler umut verici bir gelişme olmadığını doğrulamıştır.

Başta medya mâfyası, iç ve dış geniş destekle, etkin olanaklarla (değişik seçim rüşvetleri içinde) ayrıcalıklı biçimde seçime giren iktidar kesimi Hükûmet kuracak Anayasa değişiklikleri dışında istediği yasayı geçirecek çoğunluğu kazanmıştır. Ancak “Yola devam!” sloganıyla bildiklerini okuyacakları, kimi oyunlar ve aldatmacalarla AB’nin ve ABD’nin isteklerini yerine getirerek sakıncalı ve tehlikeli kalkışmalarda bulunacakları anlaşılmaktadır. Hele Cumhurbaşkanlığına yerleşsinler, asıl o zaman dişlerini göstereceklerdir. Şimdi o yoldaki engelleri azaltmak ve aşmak için şirin görünmeye çalışıp yatıştırıcı konuşmalar yapıyorlar. Gerçekte Türkiye karşıtı iç ve dış çevrelerin sevinci dayanışmalarını kanıtlıyor.

Dış etkin güçlerin Türkiye siyasetini biçimlendirme çabalarının sürdüğünü, yeni gelişme ve girişimlerle amaçlarına uygun yapıyı oluşturma tutkularını seziyorum. Muhalefet partileri üzerinde yeni oyunlar tezgâhlanmaktadır. Kimi aymaz ve sapkının eleştirisine karşın ulusal-yaşamsal ilkelerden ödün verileceğine inanmak istemiyorum. Özellikle “Bağımsızlar” etiketiyle seçilen, çoğu kürt kökenli, kürtçü, militanı sayılacak ölçüde PKK yandaşı, tam bağımlı kimi yeni milletvekillerinin kimlik alımından, andiçmeden, Meclis albümüne verecekleri bilgiye, önerecekleri tasarılara, kuracakları gruba, katılacakları partilere kadar neler yapacakları, neler konuşacakları, iktidarla ilişkileri toplum yanından duyarlıkla izlenecektir. Genelde çıkarın öne çıktığı görüşü paylaşılmaktadır.

Neler yapılmalı, olmalıdır?

1.Anayasa, Siyasal Partiler ve Seçim Yasaları değişmeli, lider saltanatı önlenmeli, partilerin ve adayların gelir ve giderleri iyice denetlenmeli, kamu kuruluşlarının katkıları durdurulmalıdır.

2.Seçim sistemi en çağdaş, en gerçek biçimiyle Anayasa’da öngörülmeli, seçim barajı yeniden gözden geçirilmeli, seçim yasalarıyla oynamak engellenmelidir.

3.Siyasal partiler kendilerini özeleştiriye bağlı tutup sorgulayarak yönetimden aday belirlemeye, halkla ilişkilere, toplumsal bağlantılara, seçmenlere yönelişe değin antidemokratik durumlara son vermeli, gençleşme ve yenileşme gerçekleştirmeli, değişiklikleri güçlenme bilmeli, görevler belli sürelerle sınırlı olmalıdır. Bunlar gerekirse yasalarla sağlanmalıdır.

4.Soy ve inanç sömürüsü, seçim rüşvetleri ağır yaptırımlara bağlanmalı. Anayasal ilkelerden ve cumhuriyetin niteliklerinden ödün verilmesi önlenmelidir.

5.Yurttaşın demokrasi kültürü ilköğretim çağından başlayarak dokunmalıdır. Siyasal eğitime önem verilmelidir. Seçmeni doyuracak, ilgisini çekecek, seçimlere katılmasını sağlayacak tasarımlar sunulmalıdır. Parti enflâsyonunu önleyecek anlayış geliştirilmelidir.

Daha başka ekler de yapılabilir.

İyi düşünmeliyiz. İstikrarsızlığın istikrarı sürgit mi olsun? Neyde istikrar var? Terör, olumsuz yaşam koşulları, dış baskı, ödünler, partizanlık, kadrolaşma, eğitimde, ekonomide, yargı kararlarının uygulanmasında, devlet organları arasındaki ilişkilerde, suçlarda mı? İktidarın sayısal çoğunluğunu koruyarak sürmesine istikrar denilemez. Kargaşa açık. İşte Cumhurbaşkanlığı seçimi. Toplumsal dinginlik ve barış özlenen ölçüde var mı? Hepimiz sorumlu ve kusurluyuz.

Neden böyleyiz

Tarihi şanla dolu bir ulusun kimi evreleri, aşamaları geçtikten sonra karşılaştığı ekonomik ve siyasal güçlükler karşısında duraksamaya düşmesi şaşırtıcı olmaktan ötede düşündürücüdür. Hiçbir şeyi kalmamışken topraklarını düşmanlardan kurtarıp sömürgeci ve yayılmacı güçlere verdiği ders ölçüsünde, tutsak uluslara da örnek olan Türkiye halkı, yangın kalıntıları, kül yığınları içinden yepyeni bir cumhuriyet çıkararak ulus yapısının somut ve hukuksal kanıtını dünyaya saydırmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı tüm güçlükleri ve yoksunlukları yenerek kazanmış, iç ve dış düşmanların umutlarını yıkmış, her konuda tam bağımsızlık ilkesiyle özgürlük ve ulusal egemenliğin kutsal aydınlığını tattırmıştır. Atatürk ilkeleriyle yaşama geçen Türk Devrimi, lâik Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza değin bağımsız yaşatacak gücün bilgili, bilinçli, ahlâklı, sağlam yapılı yurttaşlar olduğu gerçeğini herkese benimsetmiştir. Birbirini izleyen devrimci atılımlarla çağdaşlığın tüm olanakları edinilmiş, Anayasa, yasalar, kavram ve kurumlar, anlayışta yenilikler, kişilikli bireyi, bu yolla da cumhuriyeti kuran ulusu gerçekleştirmiştir. Ümmet yapısı atılmış, tebaa bağı koparılmış, eğitim düzenindeki gelişmelerle ufkumuz açılmıştır. Halkevleri, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, daha sonra Köy Enstitüleri yoluyla Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında, dünyanın önde gelen devletlerinden birisi düzeyine yükselmiştir. 1930’lardaki dünya ekonomik buhranını, İkinci Dünya Savaşı’nı beğeni toplayarak atlatan ülkemizin çok partili düzen ve demokrasiye geçiş sürecinden sonra gerilere çekilmesinin başlıca nedeni eğitimdeki yozlaşma, inanç sömürüsü, ahlâk bozukluğu ve ilkesizliktir. Günümüz sorunlarının kaynağında tembellik, aymazlık, çıkarcılık, gösteriş düşkünlüğü, yapaylık, yavanlık ve kimi yetersizlikler yatmaktadır. Ekonomik, siyasal, hukuksal, toplumsal vs. tüm sorunların çözümü uscu bir yaklaşımla demokratik geleneklere bağlılıktan geçmektedir. Barış içinde gönenci ve erinci yaşamak, insana ve insanlığa değer vermekle başlar. Bu konularda aydınların öncülüğü doğaldır. Toplumun kişisel yolgöstericisi olacak aydınların gereksiz tartışmalar, sakıncalı karşıtlıklar, anlamsız ayrılıklarla verdiği zararı gidermek olanaksızdır. Birbirini dinlemeyen, anlamayan, anlamaya yanaşmayan, ilişkileri uygarlık gereklerine değil, ilkellik sayrılıklarına göre sürdüren, tartışmayı kavgaya dönüştüren, yalanı, karalayıp kötülemeyi, her araç, yol ve yöntemle yıkıp yoketmeyi beceri sayan bağnaz tutumlar aydınların karanlığıdır. Yayınlarımızı okutamıyor, yaşatamıyoruz. Ödentiler yatırılmıyor.

Başta öğretmenler, subaylar ve yöneticiler lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin ışığını yurdun her köşesine taşıyan aydınlardır. Şimdilerde siyasal yapılanmada ayrı yerlerde bulunmaları olağan karşıtlık gereği sayılacak biçimde bir bozukluğu yansıtmaktadır. Kişisel güdüler, toplumsal ve ulusal özlemlerin üstüne çıkarılmakta, çekemezlik, engelleme, halk diliyle “karpuz kabuğu koyma” terbiyesizliği, kişilik ve onura saygısızlık beceri olarak savunulmaktadır. Kimi sözcük ve kavramlarda ayrı görüş, ayrı düşünce düşmanlık nedeni yapılmakta, anlaşma ve uzlaşmadan çekinilmektedir. 1800’lü yıllardan bu yana gericilikten çektiklerimiz, Patrona İsyanı, III. Selim, Alemdar Mustafa Paşa, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet, 31 Mart Olayı, Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecindeki isyanlar ve ihanetler, Şeyh Sait İsyanı, Kubilây Olayı, Dersim Olayı, Said-i Kürdî olayı, Çorum, Kahramanmaraş, Sivas olayları, yobaz İBDA-C, Hizbüttahrir çeteleri ve öbür terör örgütleri, demokrasi ve insan hakları bahanesiyle verilen ödünler, inanç sömürü yapılarak sürdürülen dayatmalar toplumumuzu yeterince uyaramamıştır. Gericilerin dayanışma ve çalışma yetilerinin düzeyi, akçalı güçleri, direnme ve amaca ulaşma çabaları aydınların tembelliği ve birbiriyle kavgaları nedeniyle daha etkili olmaktadır. Aydınların kendilerinden beklenenleri yerine getirecek biçimde çalışmaları, bir araya gelmeleri, dayanışmaları için ülkenin yakılıp yıkılması, iç ve dış düşmanların hepimizi tutsak etmesi, bağımsızlığın tümüyle gitmesi ya da birkaç kişinin daha ölmesi mi gerekmektedir? ABD pazarlamacısı, AB oyuncusu kimi yeni mandacılarla bölücü ve yıkıcıların, gerici ve tutucuların, çağdaş milliyetçiliğin Atatürk milliyetçiliği olduğunu bilmeyen ya da bilmek istemeyen ırkçıların, devlet birimlerini ele geçirmek için her yola başvuran tarikatçı-şeriatçı sözde milliyetçi bağnazların kötülüklerini izlemekle yetinen sözde aydınlar, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetle kazanılan değerlerin bilincine varamamışlardır. Karşılaştığımız bozuklukların ve yitirdiğimiz varlıkların nelere mal olduğunu unutamayız. Terör nedeniyle katlandığımız sıkıntıları gözardı edemeyiz. Terörü bastırmak için yapılan giderler ülkemizin yoksunluk içindeki bölgelerini kalkındırır, bayındır kılar, ekonomik yönden tüm gereksinimlerimizi karşılardı. Ün, san, unvan, mevki, makam, imkân peşinde koşmakla, konum gösterisiyle bir şey sağlanamaz. İnsanlık değerlerini, kişilik öğelerini topluma yarar ölçüsüyle ortaya koyamayanların etiketle öünmeleri boşunadır. Yaratıcı güçten yoksun, hiçbir ürün vermeden yaşamak boşlukla sallanmakla birdir. Yabancıların kimi önerilerle oyalayıp avutma, buna karşılık alacakları ödünlerle yıpratma ve yıkma oyunları başta aydınların, her yurtseverin karşı çıkacağı sapmalardır. İçine düşürüldüğümüz krizlerin alt yapısını ABD ve AB’nin oluşturduğu, ülkemizi uluslararası para kurumlarının egemenliğine bağlamak istedikleri, bir tür sömürge durumu yaratma çabaları uyanık olmayı gerektirmektedir. Kendisini düşünen sözde aydınlarla yabancıların dile getirdiği 2. Kurtuluş Savaşı’nı kazanmak güçtür. Siyaset ambargolu, varlıklar ipotekli olamaz.

Uluslararası ilişkilerde bağımlılıkla ülkede iktidarda kalmak düşünü görenlerin uyanması beklenemez. Ulusal egemenliği siyasal oyunlarla anlamsız kılan, siyasal partileri Türkiye’nin partileri olmaktan uzaklaştıran anlayış, Cumhuriyet kurumuyla bağdaşamaz. Hepimizin onurunu simgeleyen Cumhuriyeti tüm nitelikleriyle savunanları “Lâikçi, lâikperest” diyerek suçlayıp alaya alanların ülkeyi satmaya çalışanlardan, soyduranlardan, yıkım ustalarından ayrılığı yoktur. İktidar ve muhalefet boşluğundan yararlanarak işbirlikçiliğine hız verenlerin karşısında gerçek yurtseverlerin, gerçek aydınların, gerçek demokratların, gerçek Atatürkçülerin, cumhuriyetçi demokrasiyi savunan içtenlikli cumhuriyetçilerin, temiz inançlıların örnek duruşlarla yeralmaları özlenmektedir. Siyasal partilerin neleri amaçladıkları, neleri söyleyip yaptıkları, nelerin peşinde koştukları, kimlerin elinde ve ne durumda oldukları gözetilirse Atatürkçe duruş daha önem kazanmaktadır. Kuşkusuz, tartışmasız, gölgesiz, kesintisiz tam bağımsızlık, özgürlük, ulusal egemenlik, onurlu yaşamanın vazgeçilmez ve yadsınamaz koşuludur. Bunlara yaraşır olmak, bunlar için çalışmak ve bunları korumakla olanaklıdır. İçerden yıkma, dışardan çevirip kuşatma, Sevr’i dayatıp kapitülâsyonları kurma, Lozan’ı geçersiz kılma izlenceleri suya düşürülmedikçe üzerimize gelecekler, doymayacaklardır. İnsan ve yurttaş olmanın büyük sorumluluğu hepimizi göreve çağırmaktadır. Niçin bu durumlara düştüğümüzü, neden böyle olduğumuzu kendimizi sorgulayarak, özeleştiriye bağlı tutarak, özveriyi yücelme sayarak saptamalı ve gerekenleri ivedi biçimde yapmalıyız. Zaman geçmektedir. Sağgörü, sağduyu, usyolu bunu öngermektedir. Barışı olmayan savaş, aydınlanma savaşıdır. Görev, kendini bilen herkesindir.

Lozan utkusu

Türk Mucizesi’nin kaynağı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutan Meydan Savaşı’yla sonuçlanması, barışı olmayan aydınlanma-çağdaşlaşma savaşının başlangıcıdır. Büyük Atatürk ve arkadaşlarının işgalleri, isyanları ve ihanetleri de etkisiz kılarak başardıkları tarihsel olgu, tutsak uluslara örnek, özgün bir yaratımdır. Güçlükler, yoksunluklar, iç ve dış engeller, Türkiye topraklarında yaşayan insanların birlikte karşıladıkları olumsuzluklardır. Ölüm-kalım savaşı verilerek, yoktan var olmanın destanı yazılmış, kuşatılmış, silâhları alınmış, tersanelerine girilmiş, kaleleri tutulmuş bir ulus, tam bağımsızlık, özgürlük ve ulusal egemenlik temelinde uygarlık koşusunda öne çıkmıştır. Ümmetin kul ve köle durumunda bir parçası olan insanımız, onur ve erdem saydığımız hak ve özgürlükleriyle kişilikli birey niteliğiyle ulusun öğesi olmuş, toplumumuz ulus düzeyine çıkarak devletin gerçek sahipliğini üstlenmiştir. Tam eşitlikçi yurttaşlar düzeni, tam bir halk demokrasisi olan Cumhuriyet kurulmuş, Atatürk’ün önderi olduğu Türk Devrimi’yle ülke her yönden bayındır kılınmıştır. Ulusumuza özgü, kendini sürekli yenileyen bir yaşam felsefesi olan Atatürk İlkeleri’yle sonsuza değin bağımsız yaşayacak Türkiye Cumhuriyeti birbirini izleyen ve tümleyen devrimlerle güçlü, gönenli, güvenli, ileri, uygar ülkelerin başında yer almıştır. Ekonomik, siyasal nice sorun çözümlenmiş, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin içtenlikle benimsenmesi sonucu ulusumuz yaraşır olduğu aydınlığa, erince ve mutluluğa kavuşmuştur. Bilim devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımları, ulusal yaşamın özünü oluşturmuş, gereksinimlerini karşılamış, olanaklarını sağlamıştır. Eğitimle yazgıcılıktan yaratıcılığa geçen, us, ahlâk, yürek birlikteliğini bilgi donanımı ve çalışma gücüyle etkin kılan anlayış, yaşam koşulumuz sayılmıştır. Kurtuluş ve kuruluş evresi yenilgiye uğrattığımız yayılmacı ve sömürgeci dışgüçlerin ve destekçilerinin Lozan’da imzalamak zorunda kaldıkları Antlaşma ile tamamlanmıştır. 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkesi’nden sonra 21 Kasım 1922’de ilk toplantısı yapılan Antlaşma görüşmeleri 4 Şubat 1923’de kesintiye uğramış, 23 Nisan 1923’de yeniden başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923’de sonuçlanmıştır. TBMM adına Delegasyon Başkanı İsmet İnönü’nün imzaladığı Antlaşma’nın hemen anımsanan önemli yönleri kapitülâsyonların kaldırılması, Musul dışında Misak-ı Millî (Ulusal Ant)’nin çizdiği ülkemiz sınırlarının benimsenmesi, Ege Adalarının silâhsızlandırılması, Sevr’in temel alınmasının reddi, ülkemizin kuzeyinde ve doğusundaki rum ve ermenilerle Doğu Avrupa’daki Türklerin karşılıklı değişimidir. Osmanlı borçları onurlu bir davranış olarak yüklenilmiş, son ödemesi 1954’de yapılmıştır. Lozan Barış Antlaşması, kesinleşen ulusal sınırlarımız içinde bağımsız bir devlet olarak tanınmanın uluslararası hukuk belgesidir. TBMM 23.8.1923’de 341, 342, 343 ve 344 sayılı Yasalarla Antlaşma’yı ve eklerini onaylamıştır. 6.6.1924’de yürürlüğe giren Antlaşma, cumhuriyet tarihimizin anıtlaşan bir hukuk yapıtıdır. Gününün koşulları, ortamı ve olanakları gözetilirse, sonuç gerçek bir utkudur. İsmet İnönü’nün askerlikte olduğu gibi diplomaside de kanıtlanan üstün yeteneklerinin yansıdığı tarih öğretisidir. Yargı bağımsızlığı amaçlı hukuk devletinin kurulmasını sağlayan, ulusal varlığımızı ve yepyeni devletimizi herkese benimseten Antlaşma’ya İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devleti katılmış, Rusya’nın Boğazlar için, Bulgaristan’ın Ege Denizi için bulunduğu çalışmaları ABD gözlemci olarak izlemiştir.

Savaş’tan iki ay sonra başlayan görüşmelerde Türkiye’nin aldığı sonucu değerlendirirken yalnız göstermelik sekiz İl’i bırakan Sevr iyice düşünülmelidir. IMF reçeteleriyle hazırlanan krizleri gidermek için yine IMF öngörülerinin ABD ve AB baskı, dayatma ve buyruklarının ivedi biçimde yerine getirildiği, içişlerimize karışıldığı, yasama organımızın yönlendirildiği gözetilirse Lozan Utkusu’nun büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Yabancılara övgü yağdıran yeni mandacı yapay liberallerin sapkın çabaları etnik ve köktendinci teröre dayanan yıkıcılar, sözde ermeni soykırım tasarılarını gündeme getirerek, ekonomik yönden güçlüğe düşürerek Türkiye’yi kuşatıp yıkmaya çalışan sanal dostların oyunları düşünülürse, Lozan’ın onurla, yurtseverlikle, yüreklilikle yazılmış bir destan olduğunda duraksanamaz. Bağımsızlığına ve varlığına son verilerek yeryüzünden silinmek istenen bir ulusun kendisini gömmek isteyen güçler karşısında gereken yanıtları vererek aldığı sonucun büyüklüğü, anlamı ve etkileri yadsınamaz.

Kimi yabancılar ülkemizin belli yörelerinde at koşturmakta, cirit atmakta, belli kişi ve kuruluşlarla görüşerek kimi akçalı destekler de vererek amaçlarına uygun araçlar sağlamaya, ortam yaratmaya çalışmaktadır. Lozan’da kazandıklarımızdan neler kalmıştır? Küreselleşmeyi ve globalleşmeyi, AB’ne üyeliği yanlış algılayanlar, gerekli-gereksiz ayırmadan özelleştirme vurgunu ve yağmasını genelleştirenler, yolsuzluklara bulaşanlar siyasal olanaklarla yargıdan kaçırılmakta, iktidar ve muhalefet aymazlığı demokratik düzeni gölgelemektedir. Ulusal varlığımız için Lozan Barış Antlaşması, en gerçekçi, en güçlü dayanaktır. Ankara’nın haklı ve güçlü çıkışıyla imza evresinde kalan Sevr Antlaşması’nı tarihin çöplüğünden çıkarmak isteyenler şimdilerde IMF dayatmalarıyla kollarını sıvamışlardır. Eşit konuma önem vermeyip körü körüne AB üyeliğine soyunanlarla iktidar uğruna ödün üstüne ödün verenler birleşerek ülkeyi Sevr ötesi duruma düşürmektedirler. Lozan’ın aydınlığı IMF ve AB karanlığında tüketilmekte, yitirilmektedir. Bağımsız yapı, onurlu duruş, ödünsüz eşitlik, sağlıklı ortaklık, ekonomik gereklerle eğilerek, ezilerek değil, ilkeli, inançlı, kararlı oluşla sağlanır ve korunur. Ekonomik bağımlılık da bağımlılıktır. Teslimiyetin büyüğü-küçüğü olamaz. Uydu ve uşak yapılı, “ver kurtul”cu işbirlikçilerin utandırıcı çabaları, kutsal nitelikli tam bağımsızlık ilkesine ters düşmektedir.

Atatürk unutturulursa, Lozan unutulursa daha nice olumsuzluklar yaşanır. 1923’ün koşullarında başarılanları bugün tersine çevirmek asla bağışlanamaz. O günlerde yapılanlar bugünlerde yapılamazsa umutsuzluk ve karamsarlık genelleşir. 1919-1923’ün kahramanları demokrasiyi Cumhuriyetle yaşama geçirenler, ülkemizi bayındır kılanlar, onurlu, saygın ve güvenilir bir devleti insanlığa armağan edenler yozlaşmanın, aymazlığın, bağnazlığın, saygısızlık ve aykırılığın bugünkü boyutlara varacağını düşünselerdi söylevleri daha ağır olurdu. Atatürk’ün 1927’de Gençliğe Seslenişi, 6 Şubat 1933 Bursa konuşması, 10. Yıl Söylevi, Ordulara Bildirisi dünya durdukça anımsanması gereken öneri, öğüt ve uyarılardır. Alt-üst kimlik tartışmaları, çoğunluktaki yurttaşları azınlık kılma çabaları, inançların en iyi biçimde yaşanmasına karşın köktendinciliğin giderek yaygınlaşıp siyasete egemen olma girişimleri, şeriat, tarikat, aşiret kadrolaşmaları, eğitim ve öğretimi dinselleştirme oyunları sorumluluklarımızı bir kez daha, bin kez daha vurgulamalıdır. Müdafaa-i Hukuk ruhu, Kuva-yı Millîye ateşi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşam gücüdür. Gereksiz kavgalarla toplumsal barışı bozanların, devlet düşmanlığıyla çocukları ve gençleri karanlığa itenlerin istedikleri nedir? Tüm bu sorunları değerlendirerek yurttaşlık görevimizin gereklerini yerine getirmeliyiz. Çekişmelerle, bencillik sayrılıklarıyla bir yere varılamaz. Tarikatçı yardımcılarının buyruğuna giren kişiliksiz ve niteliksiz yöneticiler döneminde günümüzdeki aykırılık, çelişki ve bozuklukları saptamalı, Atatürk’ün emanetini koruyup koruyamadığımızı iyi düşünmeli, kendimizi sorgulamalı, doyurucu yanıtlar verecek düzeye gelmeyi başlıca erek saymalıyız.

Başta destekçi Büyük Atatürk, Antlaşma’yı başarıyla sonuçlandıran İsmet İnönü ve arkadaşlarını, anıları önünde saygıyla eğilerek yürekten anar, onların kazandırdıklarını ödünlerle elden çıkaranları, onlara yaraşmayanları, Türkiye ve Atatürk karşıtlarıyla yandaşlarını kınadığımı yinelerim. 24 Temmuz’u, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i coşkuyla kutlamak, bu kutsal günlere gereken önemi vermek ve anlamına yakışır olmak da hakkımızdır. Lozan’la ne kadar övünsek azdır. 84. yıldönümü kutlu olsun!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe