25.08.2008/Sayı:201
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Nur Arslan

Üniversitelerde
AKP dönemi başladı

AKP yandaşı rektörlerimiz hayırlı olsun!

Abdullah Gül, çoğu üniversitede birinci seçilen rektör adaylarını veto ederek iktidar yandaşlarını rektör atadı. Dicle Üniversitesi rektörü olarak atanan, erkek hastalara bakmadığı ve erkeklerle tokalaşmadığı iddia edilen Ayşegül Jale Saraç, 2007 genel seçimlerinde AKP 8. sıra milletvekili adayıydı. 19 Mayıs Üniversitesi’ne atanan Hüseyin Akan ve Erciyes Fahrettin, “Üniversitede özgürlük” isimli türbana serbestlik getirilmesini öneren bildiriye imza atan öğretim üyelerindendi. Hüseyin Akan, 1995’te Refah Partisi’nden milletvekili adayı olmuştu. İnönü Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan Cemil Çelik, TÜBİTAK’ta YÖK Başkanı Prof. Dr. Özcan’ın çalışma arkadaşıydı.

Yeni rektörler iş başına gelir gelmez iktidara karşı borçlarını ödemeye başladılar bile... İktidar onlara bir koltuk vermişti ve o koltuğun karşılığını fazlasıyla vereceklerdi. Uludağ Üniversitesi rektörü Mete Cengiz ilk iş olarak AKP’li Belediye Başkanını ziyaret etmişti. Kendi makamında ise AKP’nin bildik sloganı olan “durmak yok yola devam” yazılı pastayı keserek, adeta kendisine rektör koltuğunu layık gören efendilerine bağlılığını ispat etmeye çalışıyordu. Gazi Üniversitesi’nin yeni rektörü Rıza Ayhan, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı’nı, “Dekanlıktan istifa ederseniz bizi rahatlatırsınız, aksi halde sıkıntılar yaşayabilirsiniz” diye tehdit etmeye başlamıştı bile. AKP iktidarının faşist yüzü artık üniversitelere de yansıyordu. Kürt-İslamcı öğretim üyeleri, kendilerinden olmayan öğretim üyelerini: “Artık yukarıda adamlarınız yok, buralar artık bizim, size göstereceğiz” şeklinde tartaklamaya başlamıştı. Rıza Ayhan MHP kökenli olduğundan, teşkilatından öğrendiği yöntemleri üniversitede de uygulamaya çalışıyordu. Etrafına topladığı birkaç adamla “dayılık taslamak” mahalledeki Ocak kültüründen geliyor olacak ki, ülkücünün isminin başına “Prof” unvanı getirilse de, faşistliğinden bir şey kaybetmiyordu.

Tabi devran dönünce siyasetteki saflaşmalarda da ciddi değişiklikler olmaya başladı. Eskinin YÖK karşıtları YÖK’çü, eski YÖK’çüler YÖK karşıtı oluverdi. Geçen rektör atamalarında Teziç’i, en çok oyu alana saygı göstermemekle, üniversite öğretim üyelerinin tercihlerini hiçe saymakla ve diktatörlükle suçlayan gerici, İkinci Cumhuriyetçi ve liberal tayfa ise büyük bir suskunluk içindeydi. Bu çevrelerin YÖK karşıtlığı bir anda bitivermişti. Hepsi YÖK’çü oluverdiler.

Kendilerini sağcı olarak tanımlayanların kaypaklığı herkesin alışık olduğu bir durumdur aslında. Peki, kendisini Atatürkçü, ulusalcı olarak tanımlayanlara ne demeli? Koltuğunu kaybeden “Atatürkçü” rektörlerimiz, AKP’lilerin ağzıyla kendilerini savunmaya başladılar. “Hani egemenlik milletindi?”, “Hani seçilmişe saygı?” türünden ifadelerle AKP’yi köşeye sıkıştırdıklarını sandılar, sandıkça da komik duruma düştüler. Sormazlar mı adama, madem demokrasi mücadelesi veriyorsun, o halde niye Sezer döneminde en çok oyu almadığın halde koltuğa oturmayı kabul ettin diye? Madem “seçilmişe saygı” türünden ifadelerle kendini savunacaksın, ne farkın var AKP’liden? O zaman AKP iktidarını da kabul et, seçimlerde en çok oyu onlar almadı mı?

İktidara karşı mücadele mi, koltuk mücadelesi mi?

Oysa tek bir gerçek vardı. Söz, yetki ve karar iktidarındı ve AKP bu gerçeğin farkındaydı. Ülkenin başında mollalar varsa, üniversiteler molla eğitimi verecek ve üniversite kadroları da mollalardan oluşacaktı. Gerçek bu kadar yalınken, gerçeği görmezlikten gelerek mücadeleden kaçan ise bizim “Atatürkçülerimiz” olmuştu.

İşte tüm mesele de burada düğümleniyor. AKP iktidarını kabullenmek mi, iktidara karşı mücadele etmek mi? Maalesef bizim “Atatürkçü” rektörlerimiz birincisini seçtiler. AKP’nin iktidara gelmesine ses çıkarmadılar. Önce Tayip Erdoğan’ın Başbakan olmasına, sonra Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasına alıştılar. Kıbrıs satılırken sustular, Güneydoğu’da tavizler verilirken sustular, ülkemiz kaynakları yabancılara satılırken sustular, Amerika Irak’ı işgal ederken sustular, askerimizin başına çuval geçirildiğinde sustular, sustular, sustular… Bunca olay olurken halkın ilerisinde olması gereken üniversitelerden çıt çıkmadı. Ne zaman ki iktidar “YÖK yasa tasarısı” dedi, öğretim üyeleri kıpırdanmaya başladı. Çünkü artık kendi koltukları sallanmaya başlamıştı. Susmuşlar, susmuşlar sıra onlara gelmişti. Ama iş işten geçmişti.

Peki, bunların tüm suçu iktidarla uzlaşmak mı? Maalesef hayır. Kendilerinin uzlaştığı yetmiyormuş gibi uzlaşmayanlara da engel oldular. O çok Atatürkçü sanılan rektörlerimizin üniversitelerinde Atatürkçü ve devrimci bir genç olmak çok zordu. Bunların en Atatürkçü bilineni Kemal Alemdaroğlu döneminde bile, Atatürkçü gençlerin Amerikan ve İsrail karşıtı eylemler yapması kınanıyordu. PKK’lılar serbestçe eylem yaparken, afiş asarken, kulüp kurarken bir sorun yoktu. Ama Atatürkçü gençlerin afişleri yasaklanıyor, kulüpleri kapatılıyor, kendileri okuldan atılıyordu. Evet, hepsi devrimci gençliğe karşıydı. Gardrop Atatürkçülüğü işlerine geliyordu. Onlar için asıl olan kendi koltuklarıydı. Hem Atatürkçü geçinecekler, hem de koltuklarını kaybetmeyeceklerdi.

Madem Atatürkçülükte samimisiniz...

İşte üniversiteleri de, ülkeyi de “faşizm geliyor” diye bas bas bağıran Atatürkçü gençliğe rağmen faşizme teslim edenler bunlardır. Faşizm faşistlerin değil, faşizmle uzlaşanların eseridir. Mesela zamanında Atatürkçü YÖK Başkanımız olan Teziç istifa etseydi ve Sezer onun yerine başka birini atasaydı, üniversiteler birkaç yıl daha iktidarın saldırılarından korunmuş olmaz mıydı? Neden Teziç istifa etmedi sanıyorsunuz? Cevabı çok basit: Birkaç ay daha o koltukta oturmak için. Neden Rektörler bir kez daha seçilemeyecekleri durumda eşlerini aday gösteriyor dersiniz? Sizce bu etik mi? Bunun da cevabı basit: Saltanatları dört-beş yıl daha devam etsin diye?

Burada söylediklerimizin aksini savunan Atatürkçü “saf”larımız olacaktır. Onlara diyeceğimiz şu; bu rektörler ve öğretim üyeleri Atatürkçülüklerinde samimi iseler, istifa etsinler. Hadi vatan satılırken tek bir eylem, yapmadınız, şimdi tek bir boykot yapın da size inanalım. Derslere girmeyin hadi! Hadi görevlerinizden istifa edin ve halkın içine karışın. Öyle İTÜ öğretim üyelerinin yaptığı gibi numaradan zaten bitmiş olan idari görevlerden istifa etmeyi kastetmiyoruz. Halkla birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Makamlarınızdan, unvanlarınızdan arının ve Atatürk gibi sine-i millete dönün.

Ama yapamazlar. Bunlar kendi Atatürkçü gençlerini iktidara ve terör örgütlerine yem edenlerdir. Çünkü bunlar 1968’de devrimci gençlik Atatürkçü Türkiye için mücadele ederken, köşe bucak kaçanlardır. Konuşsanız hepsi Deniz Gezmiş’in arkadaşıdır. Ama ne hikmetse birileri eylem peşindedir, bunlar ise bir şekilde asistan olarak üniversiteye kapağı atanlardır. Bunlara 12 Eylül’de bile bir şey olmamıştır. Devrimci öğretim üyeleri üniversitelerden atılırken, bunlar unvanlarını yükseltmeye, koltuklarını sağlamlaştırmaya devam edenlerdir.

Hiç merak etmeyin bunlar döner sermayeden alacakları ücretten başka, koltuklarından, unvanlarından başka bir şey düşünmediler, düşünmeyecekler de. Gerici rektörlerine boyun eğecek, kuzu kuzu okullarına gitmeye devam edecek; türbanlılara, sakallılara ve badem bıyıklılara verdikleri ders karşılığında maaşlarını almaya devam edeceklerdir.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe