25.08.2008/Sayı:201
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövMarksçılık ve çevre

Karl Heinrich Marx’ın (1818-83) ve onun adından üretilerek “Marksizm” (Marksçılık) denen akımın doğa anlamında çevreyle bağlantısı az, giderek çok az bilinen bir gerçektir. Öyle ki, Marx’ın kendi sanki çevreye karşıymış gibi yanlış bir görüntü bile yaratılmıştır. Öte yandan, Marx’ın ve ondan türeyen güçlü akımın bu bağlantısı düşünce ağı içinde ikinci derecede de değildir. Söz konusu olan birinci derecede bir bağdır. Bu bağı bir ölçüde bilenlerden kimileri bile ondaki çevre bilincinin izlerinin yeni ve temel olmadığını sanırlar.

Oysa, çevre bilimi (ekoloji) Marx’ın ve Marksçı düşüncenin tam ortasında, öteki söyledikleriyle temelden bağlı biçimde yer alır. Bu çerçevede Marx’ın tüm yazdıklarına, özellikle onun tarımla ve toprağı yaşatan besinlerle ilgisine, Frederick Engels’in de (1820-95) “Doğanın Diyalektiği” kitabına, ondan sonra da bu ikiliyi izleyen Marksçıların yayınlarına alıcı gözle bakmak gerekir. Bu bölümde genel bir çerçeve çizip bunu izleyen bölümlerde Marx’ta çevre bilincinin (kendinden önceki ama onu derinden etkileyen) köklerine, kendinin çevreciliğine ve ondan sonrakilerden (sözlerini ileride edeceğim) Bukharin’den Foster’e değin bir dizi Marksçının çevreciliğine bir ölçüde ayrıntılı olarak değinmek istiyorum.

Karl Heinrich Marx

Frederick Engels

Çevre bilimi (ekoloji) Marx’ın ve Marksçı düşüncenin tam ortasında, öteki söyledikleriyle temelden bağlı biçimde yer alır. Bu çerçevede Marx’ın tüm yazdıklarına, özellikle onun tarımla ve toprağı yaşatan besinlerle ilgisine, Frederick Engels’in de (1820-95) “Doğanın Diyalektiği” kitabına, ondan sonra da bu ikiliyi izleyen Marksçıların yayınlarına alıcı gözle bakmak gerekir.

Marx’ta ve Marksçılık’taki bu temel bağlantının bilgilendirmede eksik kalışının birtakım nedenleri var. Bunların başında önce yanlış ve eksik anlaşılma ile bilerek saptırma gelir. Marksçı sunumları yazarların kendilerinden okumak gerekir, Marksçılık’ın eleştirdiği düzenin maaşa bağlanmış hizmetlilerinin yaymacalarından değil. Marx’ı eleştirenlere ancak Marksçıların kendi yazdıklarının ışığında ve daha sonra sıra gelir. Unutmamalı ki, Marksçı yoruma yüklenen kimi siyasetçiler ve gazeteciler Marx’tan bir tek tümce bile okumamışlardır. Toplumsal bilimlerdekilerin çoğunun da Marx’la ilgili bilgileri en alt düzeydedir. Ama bu alanın uzmanlarıymış gibi söz ederler, çünkü düzene ve onun sözde “araştırmacılık imparatorluğu”na egemen olan güçler kendilerinin hizmetindekilerin cahilliğini yüzlerine vuracak olanların seslerini kısmak için ellerinden geleni yaparlar.

Öte yandan, Marx’ın yazdıkları kolay okunur ve bir çırpıda anlaşılır türden değildir. Benzetme yerindeyse, ders çalışır gibi ve ön yargıdan uzak bir yaklaşımla birkaç kez okumak gerekir. Yazdıkları hem çoktur, hem de felsefe, siyasal iktisat, tarih, insanbilim (antropoloji), toplumsal eleştiri, devrim kuramı, bu kuramın uygulama biçimleri ve geleceğe yansımaları gibi geniş alanları kapsar. Kuşku yok ki, Marx çağımızın en etkili düşünürlerindendir. Modern çağın toplumsal bilimi onsuz düşünülemez. Marx’ın bir yönünü Plâton ve Hegel’le bağlantı kurarak ciddî biçimde eleştiren Karl Popper bile Marx’tan önceki döneme artık dönülemeyeceğini belirtir.

Ancak, günümüz okuyucusu o yılların olaylarını bilmeyebilir, hiç değilse (Epikurus felsefesi, Prusya yönetim biçimi, Manchester fabrikalarında yaşam, Birinci Enternasyonal, Almanya’da köylü ayaklanmaları ve Paris Komünü gibi konulara ilişkin) yeterli bilgisi yoktur. Bu nedenle, ön yargılı olmayan birinin bile, Marx’ın düşüncelerindeki derinliği ve yeniliği kavraması kolay değildir. İnsanlık tarihinin en büyük düşünürlerinden biri olan bu kişi bilimle ileriye bakışı, felsefeyle uygulamayı ve kuramla eylemi birbirine bağlamış, milyonlarca insanın desteğini kazanmış, söyledikleri dünyayı bir değil, birkaç kez temelinden sarsmıştır. Daha ötesi, sarsmayı sürdürüyor.

İkinci olarak, kendini önyargılı saymayan bir kişi bile konulara günümüz toplumunun genel düzeni içinde, onun mantığı çerçevesinde ve o değer yargılarının öncülüğünde bakacaktır. Bu bakış biçimi Marx’ı ve onu izleyenleri anlamak ve onlara gerçekçi değer biçmek için elverişli değildir. Marx’ı yanlış ve eksik yorumlama birkaç yönden örgütlenmiş bir yapının denetlediği genel bir yaklaşımın parçasıdır. Hele sıradan okuyucu günümüzde var olan düzenin savunucularının yazdıklarını kendine yardımcı olacak kaynaklar diye seçtiğinde bu “anlama” çabasının önüne daha da zorluklar çıkar.

Üçüncü olarak, kendini uzman tanıtanların önemli bölümü dizgesel (sistematik) bir çarpıtmanın simgesi olabilirler. Onların yazdıklarında bilgi yerine yaymaca (propaganda) vardır. Soğuk Savaş yıllarının (1945-91) siyasal ve düşünsel çatışmalarıyla Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Doğu Bloku’nun ortadan kalkması yanıltmalara hız kazandırmıştır. Hemen belirtmek isterim ki, bu yanıltma yalnız Batı kapitalizminin egemen olduğu toplumlar için değil, (aşağıda açıklayacağım gibi) Doğu Avrupa ve onun önder devleti SSCB için de geçerliydi.

Önce, kapitalist Batı toplumlarına bakalım. Marx ve Marksçılık konularındaki yayınlar orada da basılır, okunur ve kimi yüksek öğretim kurumlarında zorunlu okuma dizelgelerinin içindedir. Yayınların çoğu bu konuya ilişkindir, ama toplumcu düşünceyi ilk hareket noktalarından başlayarak yanlış sunar ve bu yanılgıların karşıtı olan doğrular Marx’ın yazdıkları içinde yeterince var olsa da, bunları okuyucuya iletmez. İletmesi için bu doğruları önce kendinin görebilmesi, ardından açıklayacak ölçüde iyi niyetli olması birer önkoşuldur. Dahası, Marx ve/ya da Engels’in (örneğin, Komünist Manifestosu gibi) doğrudan kaleme aldıkları metinlerin sözde “Sunuş” yazılarında bile ardından gelen kitabı yanlış yorumlayıp çarpıtma çabası vardır.

Örneğin, biri Amerika’da (ünlü Harvard siyaset bilimcisi) Samuel H. Beer, öteki de Britanyalı (gene ünlü Oxford tarihçisi) A.J.P. Taylor, Soğuk Savaş ortamına özgü “komünizm-karşıtlıklarını” birkaç kez kanıtladıktan sonra Marx’ı ve Engels’i yorumlamağa kalkışmışlardır. Öylesine ki, Harvard ve Oxford Üniversitelerinden olağan ölçüler içinde bile umulan yansızlık ya da bilimsel tavırdan onlarda iz yoktur. Sanki Marx insanlığın tüm geçmişini tek bir nedene bağlayacak denli, üstelik kendi yeğlediği bireysel bir çözümde inatçı keçi örneği ayak direyecek nitelikte basit bir yazardır. Ayrıca, sanki gözü, “kanlı bir ihtilâl”den başka bir şey görmüyor. Üstelik, onlara göre, Marx’ın ilerisi için gördüğü önbili de (kehanet) sonradan gerçekleşmemiştir. Örneğin, Beer İkinci Dünya Savaşından hemen sonraki (geçici) ekonomik patlamaya bakarak emekçinin acılarının artmakta olduğuna ilişkin Marksçı yorumun doğru çıkmadığını ileri sürmektedir. Beer’in kapitalizmin örnek yıllarıymış gibi algıladığı (ama gerçekte, savaş sonrasında beklenen parıltılı) 1950’leri şimdilik bir yana koyalım. İçinde bulunduğumuz yıllara gelsin de, çoğunluğun yaşamındaki acıların günümüzde nasıl katlandığını görsün! Daha yaygınlaşacağa ve derinleşeceğe benzeyen bu acılı gidiş Beer’i değil, Marx’ı haklı çıkarmaktadır. Taylor Marx’ın büyüklük delisi (megalomanyak) olduğunu söyler. Marx’ın, yaşamı sırasında peşinden gelmek isteyerek kendilerini “Marksçı” sayıp ona izdeş (mürit) olmakla övünen gençlere (hem alçak gönüllüğünden, hem de kuşkuculuğundan) “ama ben Marksçı değilim!” deyişini gene bir yana koyalım. Geçmişin 1848-1914 ve 1939-45 aşamalarına ilişkin dikkate değer kitaplar yazmaktan geri kalmamış olan Taylor 1960’lardaki Batı toplumu için “artık kapitalist değil!” diyecek denli şaşırmıştır. Gene ona göre, Marx’ın öğretisi yalnız Sovyetler’de Stalin’e değil, Almanya’da Hitler’e ve İtalya’da Mussolini’ye de uygundur.

Marksçılıka karşı böylesine olumsuz yaklaşımlar Soğuk Savaş yıllarına egemen yorumlara damgalarını vurdular. Batı toplumundaki sıradan okuyucu ve yüksek öğretimdeki genç kuşaklar bu yayınlarla eğitildiler, yetiştiler. Hele Doğu Bloku’nun değişmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılıp düzen değişikliğine gitmesi sıradan kişiye de “gördüğünüz gibi, Marx’ın yanlış yolda olduğu kanıtlandı” yargısını verdirtti. Günümüzde sözde aydın çevrenin tartışmalarına egemen olan düşünce de budur.

Marx’ın gerçekte ne dediğine bakmadan önce, Sovyetler’in ve onun uydu devletlerinin Marksçılıkı yorumundaki yanlış yaklaşıma kısaca değinmek gerekir. Gerçek şu ki, Karl Marx dışarıdan bakanlarla birlikte kendine “komünist” diyen bu ülkelerde tek bir boyuta indirgendi. Batılı kuramcıların dediği gibi, sanki gerçekten kör inançlı (dogmatik) bir düşünürdü. Sanki yalnız sermayeci düzeni eleştirmek için işe yarayacak biriydi. Sanki yazdıklarında değişik bilim alanlarından yararlanmalar, daha kapsamlı dalgalanmalar ve karşılaştırmalı değinmeler yoktu. Giderek, sanki onda Sovyetler ile Doğu Bloku’nda kurulmuş düzenleri eleştirecek bir yan da bulunamazdı. Sovyet uygulaması Marx’ı ekonomik ve teknolojik bir gerekirci (determinist) gibi aldı. Tarihin kendini, toplumun ekinini ve onların içinde kişiyi düzenekli (mekanik) bir özdekçilik (maddecilik) yararına yorumlandı. Stalin’in iktidarda yükselişiyle birlikte, bu genel gidişin bir parçası olarak, Sovyet Marksçılıkı baskıcı bir düzenin savunuculuğuna indirgendi. Önce düşüncelerde birliğe gidildi, ama ardından ondan sapmaya cezalar getirildi. Kimi sapmayanlar bile “kapitalizmin ve emperyalizmin casusu” suçlamalarıyla, hemen ardından ölüm cezalarıyla karşı karşıya kaldılar.

Batı’nın sözde aydın çevrelerinin birçok bireyi ve sıradan halk Marksçılık’ın Sovyet uygulamasını Marx’ın düşüncelerinin yaşama geçirilmesi gibi algıladı. Böylesine sınırlı bir yaklaşım da Marx’ı yanlış okumanın başka bir türlüsüdür. Bu yanlışın Avrupa’nın doğusundaki düzenlerin çöküşünde de payı vardır. Bu çöküş Batı’daki eksiklikler, yanlışlar ve yaymacalarla birleşince, Marx’dan bir tümce bile okumamış olan geniş kitlelerde “Marx yanıldı” inancını yerleştirmiştir.

Bir noktayı daha atlamamak gerekir. Kendilerine “post-Marksçı” önadını takan kimi yazarlar da Marx’ın sözünü etmediği (ve doğal olarak onun ölümünden sonra yer alan) bir olay olduğunda, onun eksikliklerini tamamlayan çağdaş yorumcularmış gibi pıtırak örneği ortaya dökülmektedirler. Sanki Marx’ı bir tür “aşan” büyük kuramcılarla karşı karşıyayız. Böyleleri Marx’dan önce de, onun zamanında da vardı. Şimdi de var. Üstelik, “yeni” diye ileri sürülen kimi düşüncelere geçmişte de rastlanıyor.

Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce toplanan İkinci Enternasyonal Marx’ın kimi konulara değinmediğini öne sürdü. Ama o tarihte Marx’ın yazdıklarının ancak yarısına yakını basılmıştı. Marx 14 Mart 1883’de göçtü. Kapital’in (Engels’in yayıma hazırladığı) ikinci cildi iki, üçüncü cildi de on bir yıl sonra basılabildi. İkinci Enternasyonal toplandığında, Marx’ın Hegel’in Sağ Felsefesinin Eleştirisi (1843), İktisat ve Felsefe Yazıları (1844), Alman Ülkücülüğü (1846) ve Grundrisse ( ya da Siyasal Ekonominin Eleştirisinin Temelleri, 1857-58) başlıklı çalışmaları hazırdı, ama kamuya açıklanmamıştı. Bunlar ancak 1927’de basıldılar. İngilizceleri 1960’larda çevrilmeğe başlandı. Marx’ı bütünüyle anlamak için bunlara da bakmak gerekir. Bakmadan “yenilik” savunması yapmak yanıltıcıdır.

Hele onun hiçbir oluşumun tek başına anlaşılamayacağına ilişkin inancı ve (Hegel gibi) “doğruyu bütünde görüşünü” unutmamak gerekir. Üstelik, Heraclitus’un dediği gibi, “aynı nehre iki kez giremeyiz,” yani değişim temel gerçeklerden biridir. Kendini bütün dünyada gösteren “1968 Ruhu”nda Marx’ın tüm yazdıklarının yeni kuşaklara ulaşmış olmasının da payı vardır. Marx’ın tüm bu yazdıklarında sömürü gerçeği ağır basar. Ancak, emekçinin sömürülmesiyle doğanın sömürülmesi ve ayrıca bugün “Üçüncü Dünya” dediğimiz çevre ülkelerinin insanları ve kaynaklarıyla sömürülmesi el ele gider. Kuşku yok ki, Marx hem emekçiden, hem doğadan, hem de insanlığın büyük çoğunluğundan (ve o yoldan, tüm insanlıktan) yanadır. Kapitalizme olduğu denli, emperyalizme ve çevrenin soygununa da karşıdır.

Çoğunluğu oluşturan emekçi sınıf örgütlenip işbırakımları ve güvenlik güçleriyle çatışmalar sonucu ücretleri arttırmış ve çalışma süresini kısmıştır, ama üretimde makineleşme ve sermayenin işçi ücretlerinin düşük olduğu yerlere akması sonucu bir milyar insan bugün yoksulluk sınırının altındadır ve açlık yayılmaktadır. Amerika’da nüfusun yüzde 1’i toplam parasal zenginliğin yarısına çok yakınını elinde tutuyor. Piramidin en altındaki yüzde 80’inde de aynı toplamın yüzde ancak 6’sı var. Marx’ın çözümü “halkın halk için yönetimidir.” Bunun için Auguste Blanqui doğrultusunda bir “darbe”den de yana değildir. Devrimsel dönüşümün kendine özgü koşulları vardır. Bu koşulların başında “yığınsal eylem” gelir. Tasarladığı. herkes için insancıl bir yaşamdır. Bu uzun yolda incelemede, değerlendirmede ve önerilerde gerekli gördükçe değişiklik yapmaktan da geri durmamıştır, çünkü en beğendiği ilke şudur: “De omnibus dubitandum” (Her şeyden kuşku duy).

Bu durumda, Marx’ın maddeciliği yalnız siyasal-ekonomik türden değildir. Dünya bakışı çok derin ölçüde çevreseldir. Bu bakış, günümüz Avrupalı “Yeşiller”ini anımsatır biçimde duygusal bir “yeşil aşkı” da değildir. Marx maddeciliğin ta başına gitmiş ve Yunanlı Epikurus, İngiliz Charles Darwin ve Alman tarım kimyacısı Justus Von Liebig’in düşüncelerini doğru bulmuştur. Bu uğraş içinde insanın doğadan koptuğunu saptamıştır. Yazdıklarında bunun hem nedenleri, hem çözümleri bulunmaktadır. Ona göre, yalnız bir tür tarih bilimi vardır ve “doğa tarihi” ile “insan tarihi”nden oluşur.

Marx’ın çevrecilik alanında önderliğinin de izinden gidenler kuşkusuz oldu. Önemli bir kilometre taşı Rus Devriminin önde gelenlerinden ve Lenin’in “devrimin altın çocuğu” dediği, ama Stalin’in Lubyanka Zindanına kapattırıp kurşuna dizdirdiği Bukharin’dir. Son adı geçenin tutsakken kaleme aldığı felsefe yazılarında insanla doğa alışverişi üstüne bilinçli değerlendirmeler var. Çevreye Bebel, Kautsky, Lenin, Luxemburg, Vavilov ve Lunaçarski de değindiler. Lenin’in 1924’de ölümünden sonra, yani uzun Stalin döneminde çevre korumacılığı “burjuva” bir tavır olarak resmî saldırıya uğradı. Hele Lysenko’nun çevreciliğe ve kalıtım bilimine (genetik) sözde “bilimsel” giyimli saldırıları o ülkede çevreyi de, çevreciliği de yıktı. Sovyet tarımının çökmesinde bu yanlış tavrın izleri görülebilir.

Batılı Marksçılar arasında çıkan birkaç kişi çevre bilincinin yaşaması için birtakım anıt yayınlar bıraktılar. Bunların başında 1930’larda Caldwell, Bernal, Haldane ve Needham gelir. Günümüzün ön sıradaki adları Lewontin, Gould, Levins ve Foster’dir.

Marx’ın ve Marksçıların, çevre sorunlarına çözüm önerilerinin nasıl gerçek sahipleri olduklarını kanıtlamak için bu aşamaların ve kişilerin üstünde ileride teker teker durmak gerekir.

Not: Yazarımızın iki hafta önce yayınlanması gereken bu yazısını teknik bir nedenden dolayı bu hafta yayınlıyoruz. Aksaklıktan dolayı sayın yazarımız ve okurlarımızdan özür dileriz.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe