| Gökçe Fırat |
“Beyaz Adam”ın zaferi Pekin 2008 Olimpiyat oyunları bitmek üzere. Açılış töreninin görkemi ve kırılamaz denilen tarihi rekorların kırılması ile bu olimpiyatların farklı bir yeri olacak şüphesiz. Bu anlamıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir sosyal olgu ile karşı karşıyayız. Olimpiyatların açılış töreni bugüne kadarki açılış törenlerinden o kadar farklı ve görkemli oldu ki, herkes büyük bir şaşkınlık içinde kaldı. Öyle ki, ilk birkaç gün hâlâ yarışmalar değil, açılış töreni konuşuluyordu. Bu açılış töreni, aslında çok önemli bir gerçeğin insanların bilincine çıkması için önemli bir uyarı gösterisi sayılmalıdır. Çin, uygarlık mirasına yaptığı vurgu ile ve bu mirası yeni yüzyılın tüm güç ilişkilerindeki başarısı ile birleştirerek tartışılmaz bir dünya devi olacağının sinyalini vermiştir. ABD’nin tahtı önümüzdeki onyıllarda Çin’e geçecektir. Açılış töreni, beş bin yıllık bir uygarlık tarihi gösterisiydi. Bu beş bin yıl içinde Çin, dünyaya ya da kendi bölgesine egemen olduğu dönemleri de yaşadı, yok olmanın eşiğine kadar da geldi. Yüzyılın başında dünyanın en geri ve yoksul ülkesi iken bugün olimpiyatlardaki başarısının da kanıtladığı bir biçimde bir dünya devi haline geldi. Açılış gösterisinin görkemi, kesinlikle teknolojinin, paranın bir gösterisi değildi. Belki de ilk defa kültüre ve uygarlığa yapılan önemli bir vurguydu. Devletler gelip geçicidir, hanedanlıklar da, ama bir ulusu var eden ve o ulusa güç katan tek şey uygarlık mirasıdır. Çin, bu mirası korumuş bir ülke, özellikle de Çin’i yutmak isteyen emperyalizmden korumuş bir ülke. Kendi uygarlığına yaptığı vurgu karşısında Batı dünyası şaşkın bir izleyici konumundadır. Çünkü televizyonları yaratan Batı uygarlığının insanları, o yarattıkları teknolojiden şimdi uygarlık nedir onu izliyorlar. Bu, Batı dünyası ve insanı için son derece önemli bir deneyim, çünkü kendi geçmişlerinde, tarihlerinde olmayan bir şeyle karşı karşıyalar. Bu anlamıyla bu olimpiyatlar, Doğu uygarlığının Batı uygarlığı karşısındaki tarihi zaferini göstermektedir. Batılılar, korsanlıkları ve haydutlukları ile, koskoca Amerikan yerli uygarlığını yok etmeyi başardılar, Afrika uygarlığını da. Ve bu yıkım savaşlarının ne öncesinde ne de sonrasında uygarlık adına bir şey yaratamadılar. Aradaki bu açıklık, şimdi insanların gözleri önüne serilmiştir. Batı, Doğu’dan uygarlık dersi almaktadır... Açılış gösterileri Doğu medeniyetlerinin zenginliği açısından son derece öğreticiydi. Benzeri bir gösterinin tüm uluslar tarafından sergileneceğini bir düşünürsek, Çin’in yanında Hint, Japon, Fars, Türk, Anadolu uygarlıklarının görkemi de ortaya çıkacaktır. Peki Batı uygarlığı bunun karşısına ne koyabilir, kovboyluklarından, korsanlıklarından, sömürgeciliklerinden başka? Batı teknolojiyi alabildiğine ilerletmiştir elbette. Ama teknolojinin uygarlık yanındaki sönüklüğü de ortaya çıkmıştır, hem de havai fişek gösterileriyle: Düşünün, açılışlardan hafızanızda kalan şey havai fişek gösterisi mi yoksa vurmalı çalgılar ekibinin gösterisi mi... Spor, elbette kültürel değerlerin önemli bir bileşeni. Bu açıdan olimpiyatlarda elde edilen başarı da sonuçta uluslar için bir gelişmişlik göstergesi sayılıyor. Ülkelerin değil sistemlerin rekabetine dönüşüyor üstelik. Olimpiyatlar bu bakımdan tarihinde hep sistemler arası rekabeti simgelemiştir. Olimpiyat’ın kökeni Yunan mitolojisini ve Yunan uygarlığını öne çıkarır. Onlara göre tarihin beşiği ve başlangıcıdır Yunan ya da Helen uygarlığı. 30’lu yıllarda Hitler ve Mussolini dünyayı ele geçirmeye çalışırken Olimpiyatları da bunun için önemli bir araç olarak kullandılar. Hitler Almanyası’nın 1936 Olimpiyatları ile tüm dünyaya meydan okuduğunu biliyoruz. Faşizmin yıkılışından sonra ise Olimpiyatlar, Kapitalist Batı Bloku ile Sosyalist Doğu Bloku arasındaki rekabete sahne oldu. Bu açıdan Rusya ve ABD arasında tüm spor dallarında kıyasıya bir rekabet gelişti. Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra bu rekabet biter gibi oldu ancak bugün bu rekabet farklı bir hal almış durumda. Çin, kuruluşundan 60 yıl sonra, dünyanın en yoksul ülkesinden, ABD ile rekabete giren ve bu olimpiyatların sonucunda görüldüğü gibi, onu geçen bir örnek yaratmış durumda. Son 500 yılı sadece yoksulluk ile geçmiş bir ülke ve halkı ayağa kalkmış bulunuyor. Bu ayağa kalkma ve ben de varım tavrı bu olimpiyatlarda Çin’in dünyaya verdiği mesajdır. Çin’in sadece yarışan sporcuları değil, izleyicilerinden görevlilerine tüm halkı, mutlu ve başarmış bir ulus olarak sahnededir. Çinlilerin yüzlerindeki gülümseme ve gözlerindeki başarı sevinci, aslında sosyalizmin bu ülkeye kazandırdığı temele dayanmaktadır. Buradan bugünkü Çin’in sosyalist olduğunu iddia etmek amacında değiliz elbette, ama başarının en önemli payının sosyalizmin Çin’in kalkınma davasına altyapıyı sağlaması olduğunu da yadsıyamayız. Bundan iki yüzyıl önce Amerika kıtasına göç eden Avrupalılar orada yeni bir ülke inşa ediyorlardı. Amerikan gururu dediğimiz olay, Amerika’ya yerleşen Avrupalıların Avrupa kıtasındaki Avrupalıları geçmesiyle oluştu. Bu geçiş, elbette kapitalizmin yırtıcı ve yok edici bireyciliğine, sömürü hırsına dayanıyordu. Ama sonuçta yükselen Amerikan gücü Avrupa’yı geçti. Şimdi benzeri bir olguyu Çin’in yükselişinde yaşıyoruz. Çin’in 1.5 milyarlık halkı, harıl harıl çalışmakta ve açığı kapatmaktadır. Üstelik çok yakın bir dönemde Avrupa’yı geçen Amerikalıları geçecekleri de artık aşikardır. Bugün başarılı ve mutlu bir ulus görünümü çizen Çinlilerin gelecekte hangi role soyunacağı ise başka bir tartışmanın konusu. Sosyalizm içinde kapitalizmi kuran ve ilerleten Çin, Sovyetler’in yapamadığını yapacak bir güç, çünkü sermaye sistemini çekip çevirecek ölçüde büyük ve kapitalist bir ekonomidir. Ama böylesi bir ekonomik gelişme Çin’i yarının emperyalist efendisi olmaya doğru götürebilir. Doğrusu Çinlilerin bugünkü gülümseyen başarılı yüzlerinin, yarın gücünü bilen ve bu güce dayanarak dünyayı ezen ve sırıtan Batılı yüze dönüşmesi tehlikesini görmeden de edemeyiz. Açılış törenindeki kitlesel görkemin bir süre sonra kitlesel bir faşist güce dönüşmesi bile dikkate alınması gereken bir risktir. Ancak tüm bu potansiyel risklere karşın, Batı dünyası Çin’in karşısında son derece ezilmiş durumdadır. Bu ezilmişliği bizim tarihsel ezilmişliğimizle karşılaştırmayalım, çünkü Batılı, Çinli sporcuların aldığı her altında 500 yıl öncesine gitmektedir. Kolomb ve korsanlarının tüm ezilenlerden çaldıkları altınlar şimdi Çinli tarafından geri alınmaktadır madalya olarak. Her madalya, korsan Batı sisteminin yıkılışını yaklaştırmaktadır. Batılılar ilk kez ezilenlerden çaldıklarının o ezilenler tarafından geri alınacağını hissetmektedir. Çin’e yönelik psikolojik bir basın saldırısı başlatmalarının nedeni de budur. Sporda da sömürgeci işbölümü Çin-ABD rekabetinin bu ideolojik boyutu aslında Olimpiyatların da dünyanın egemenleri ile ezilenleri arasındaki mücadelenin bir alanı olduğunu net olarak gösteriyor. Ancak bu mücadelenin yine de yeterince derinliğine kavranamadığı da ortada. Dünyada 500 yıldır süren sömürgeci yapı ekonomik alanda nasıl egemense, bunun kültürel alana yansıması herkes tarafından nasıl kabul ediliyorsa, spor alanında da aynı yapının kendini ürettiği gözden kaçmamalıdır. Dünyanın gelişmiş ülkeleri ile gelişmemiş ülkeleri arasındaki uçurum olimpiyat madalyalarında hemen ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş denilen ileri kapitalist ülkeler ezilen ülkelere spor alanında da büyük bir fark atmış durumdadır. Sportif başarı denen şeyin aslında hiç de bireysel bir beceri gücüne değil de doğrudan iktisadi yapıya bağlı olduğu da buradan ortaya çıkmaktadır. Ekonomide ileri olan ülke sporda da ileridir. Gerçi sömürgeciler bunu toplumda spora verilen önemle açıklama yolunu seçmektedirler, ama spora verilen önemi koşullayan da ekonomik-toplumsal yapıdır. Bunun böyle olmasının en dikkat çekici örneği ülkelerin hangi spor dallarında başarılı olduğundan ölçülebilir. Olimpiyat oyunlarına baktığımızda bazı ülkelerin bazı sporlarda çok başarılı olduğunu görürüz. Adeta o ulusların o spor için yaratıldığını düşünürüz. Örneğin Çinlilerin masa tenisinde başarılı olması çok doğaldır, Jamaikalıların koşuda iyi olması da. Ama bu örnekler aslında bir gerçeği gizlemektedir. Bazı ülkelerin bazı spor dallarında özellikle başarılı olması o spor dallarının o toplumlar içindeki tarihsel kökleri ile açıklanabilir. Ama hemen hemen her ülkenin tek veya birkaç spor dalında uzmanlaşması, dünya ekonomik sistemindeki işbölümünün doğrudan türevidir. Ekonomide tek veya birkaç ürün üretiminde uzmanlaşan ülkeler aynı şekilde sporda da tek veya birkaç spor branşında uzmanlaşmaktadır. Ancak uzmanlaşma aslında birkaç dala hapsolmayı, gelişememeyi gizleyen bir terimdir burada. Mesela ülkemizin güreşte ya da halterde başarılı bazı sonuçlar alması bize gurur vermektedir. Ancak soru tersinden sorulmalıdır: Türkiye neden atletizmde, yüzmede başarılı değil? Olimpiyatlarda oynanan 70 spor dalından sadece üçünde beşinde başarılı olmak, bizim tarihsal yapımızla mı, kültürel değerlerimizle mi, ırkımızın bu sporlara uygun olması ile mi alakalı, yoksa doğrudan ekonomik azgelişmişliğimizle mi? Ya da tersinden soralım ABD neden tüm spor dallarında birden başarılar elde ediyor? Azgelişmiş ülkeler nasıl buğday, mısır, pancar üretir, diğer tarımsal ürünleri üretemezse; ufak makinaları üretir ama motor üretemezse; televizyon, buzdolabı üretir ama uçak ve tank üretemezse aynı şekilde sporda da sadece belli dallarda başarılı olabilmekte, diğerlerini yapamamaktadır. Ancak sömürgeci ülkeler, çok çeşitli spor dalları yelpazesinde başarı kazanabilmektedir. Spordaki güdük başarılar bizi tek ürüne ve sömürgeci işbölümüne mahkum eden sistemin eseridir. Çin ve Rusya örneği burada da zihin açıcıdır. Sosyalist kalkınma davası, nasıl ki ekonomide tüm üretim alanlarında birden bir kalkınma sağladıysa, aynı başarı spora da yansımaktadır. Çinli ve Rus sporcuların şansı, ekonomik işbölümünde kendilerine dayatılan tek üründe uzmanlaşma seçeneğini reddetmiş olmalarının eseridir. Irkçılığın yeniden üretimi Ancak olayın toplumsal bazı sonuçlarını da görmemiz gerekir. Asıl gizli sömürgecilik de buradadır. Son yıllarda spor ırkçılıkla mücadelenin bir alanı haline gelmiştir ama aslında ırkçılık bir doğal biyolojik gerçeklik olarak kabul edilmektedir. Mesela kısa veya uzun mesafe koşuyu ele alalım. Jamaikalı atlet Usain Bolt çok büyük rekorlar kırarak 100 metre ve 200 metre koşuda dünya birincisi oldu. Kırdığı rekorlar kadar bu zaferlerinden sonraki tavırlarıyla da tartışıldı. Aşırı sevinci onun şımarıklığı olarak kınandı. Usain Bolt aslında önemli bir örnek. Batılılar yani Beyaz Adam, diğer ırkları çok uzun süre yok saydı. Onlar aslında hayvandı, insanlarla yani beyazlarla yan yana gelmeleri bile kabul edilmezdi. Hitler’in Berlin olimpiyatlarında zenci Jesse Owens’ın birinci olması Hitler’in tüm ırkçı tezlerini çürütüyor ve Hitler’i çileden çıkartıyordu. Fakat ırkçılık buradan çıkışı kolay buldu. Irkçılığın yenilgisi aslında onun zaferiydi, gerçekten de bu insanlıktan nasibini almamış pis zenciler, sadece kaba, hayvani şeylerde başarılı bir ırktı. İyi koşuyorlardı çünkü evrimde hâlâ insana değil hayvana yakındılar. Irkçılığın insan piramidinde zenciler, maymuna en yakın, insana en uzak ırktır. Onların bir üstünde sarı ırk vardır. En üstte ise insan olan Beyaz Adam. Ancak bu piramit bu haliyle fena halde kabul edilemezdir. Beyaz adam medeni olacaksa artık bu tür ırkçılığı bırakacaktır. Ancak ırkçılık son derece bayağı bir şekilde bir doğal gerçeklik olarak kabullenilmektedir. Bu, ırkçılığın bilinçlere bir kez daha içselleştirilmesi sürecidir. Zenciler iyi koşmaktadır, o halde bırakalım zenciler koşsun beyazlar seyretsin! Beyaz adam koşudan çekilmekte, tribüne geçmekte, zenci ise koşmaktadır. Burada birinci olan zenci sevinmektedir Bolt gibi. Gerçekten de onu aşağılayan Beyaz Adam’ı yenmiş, kendini ispat etmiştir. Ama zenci burada koşarken, aslında bir at arabasına sürüldüğünü, arkada ise arabanın içinde Beyaz Adam’ın oturduğunu görememektedir! Olimpiyatlar Beyaz Adam’ın spordaki başarısızlığını bu şekilde yendiği bir sürece dönüşmektedir. Irk ayrımı ortadan kalkmamış tersine iyice doğallaşmıştır. Bir çarpıcı örnek de basketboldan verelim. ABD neredeyse tümüyle zencilerden kurulu takımıyla büyük bir başarı kazanıyor. Ancak Zencinin bu başarısını bilinçaltında yok eden bir mekanizma da kurulmuş durumda: ABD’nin basketbol antrenörleri beyaz! Kısacası beyaz gösteriyor, zenci oynuyor. Aslan ve terbiyecisi gibi! Bu çok gözle görülür bir mekanizma ama bir diğer önemli mekanizma da sporcuların serbest bir şekilde ülkelerini seçebilmesi. Zenciler uzun yıllar ABD’de vatandaşlık hakkı kazanamamışlardı. Ancak bugün tersine bir süreç işliyor. Bir bakıyoruz İngiltere gibi bir sömürgeci ülke bile zencilerle katılıyor yarışmalara. Bu durum ırkçılığın bitişi ve ırkların kaynaşması olarak gösteriliyor. Ancak durum elbette tam tersi. İngiliz forması giyen Kenyalı zenci aslında beyaz bir maske takan kara deriliden başka bir şey değil. Zencinin doğal yeteneğini sergileyip yarışı kazanması için bile Beyaz Adama ihtiyacı var. Ve zenci kendi ulusal kimliğini bırakırsa başarılı olabileceğini görüyor. Ve bırakıyor. Bu, zencinin beyaz adama çok daha sıkı bir bağla, şizofrenik bir içselleştirme ile bağlanması demek. Beyazlar zencilerle bütünleşmiyor; bir kez daha onları egemenlikleri altına alıyorlar. İnsanların serbestçe uluslarını seçmesi değil yaşanan olgu, tersine zencinin ucuz bir işgücü halinde, modern köleler olarak satılması! Eskiden ayağına pranga vurulup beyaz adam için çalıştırılan zenci şimdi göğsüne Amerikan, İngiliz bandırası takılıp çalıştırılıyor. Irkçılık da sömürgecilik de sürüyor ama incelerek... İşin garibi bu kervana pek çokları katılıyor bilmeden. Mesela Türkiye’yi de atletizmde Etiyopya kökenli Elvan temsil etti. İki dalda da gümüş madalya kazandı. Daha doğrusu iki madalyayı Türkiye’ye kazandırdı. Soruyu doğru soralım: Bu Etiyopyalı zenci neden madalyaları hep başka ülkelere kazandırmak zorunda bırakılıyor? Neden kendi ulusu ile gurur duyamıyor? Neden kendi ülkesi için mücadele edemiyor? Gizlenen gerçek aslında gizlenen ırkçılık. Zenciye kendini ispat edebilmesinin ve kendisi olabilmesinin imkanını vermiyoruz ona, kendini reddetmek zorunda bırakıyoruz. Irkçılıkla mücadele değil doğrudan ırkçılık bu. Çünkü dışlamak ne kadar ırkçı ise onu kendi içimize alıyoruz diye kendi benliğinden koparmak da o kadar ırkçı.. Irk ayrımcılığını kökleştiren ve gizleyen bir diğer mekanizma ise televizyonun egemenliği. Olimpiyatlar 1.5 milyarlık Çin’de yapılıyor. Çin ve Asya kıtası dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyor. Ama olimpiyat yarışma saatleri ABD’deki 200 milyon televizyon izleyicisine göre ayarlanıyor. Bir kısım spor dalında ise Avrupa’ya göre. Spor uluslararası bir organizasyon ama nedense ulusların yarışma saati, yarışmaların yapıldığı ülkenin saatine göre değil ABD ve Avrupadakilerin saatine göre yapılıyor! Aslında saatine göre değil keyfine göre. Olimpiyatın Helenik kökenine dönüyoruz. Batılı demokratlar eskiden kollezyumlarda kölelerin güçlülerini toplar ve birbirleri ile dövüştürürlerdi. Gladyatörler savaşır, efendiler izlerdi. Şimdi ise olimpik stadda toplanan sporcular yarıştırılıyor ve Beyaz Adam evinde keyfini çıkarıyor!
|