25.08.2008/Sayı:201
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Özgün Yekta Güngör Özden

Yekta Güngör ÖzdenUslanmazlar

Komşu ülkelerdeki azınlıkların neler çektiğini bilmemek olanaksız. Türkiye’de her yönden eşitliği yaşayanların batının kışkırtması ve desteğiyle giriştikleri terörün hiçbir bahanesi ciddiye alınamaz. Türkiye cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denilmesinin anlamını kavramak istemeyen bozguncu ve yıkıcıların giriştikleri ayrılık eylemlerini geçerli bir nedene bağlamak olanaksızdır. İlerici, demokrat, liberal, çağdaş, aydın görünmek hevesine kapılanların iletilerle, imzalarla, kimi etkinliklerle omuz verdikleri ayrılıkçılar azgınlaşmışlardır. Yurttaşlar arasında hiçbir nedenle hiçbir ayrım yokken, herkes için olanlar onlara tanınmışken, hiçbir eksiklikleri söz konusu olmayıp tersine kimi fazlalıkları varken teröre başvurmaları tam bir sapkınlık (ihanet) tır.

İsyan havasındaki kentiçi terör yetmiyormuş gibi Anadolu’nun ortalarına kadar sokulup uzaktan kumandalı mayınlarla askerlerimizi şehit eden Türkiye ve Türklük düşmanlarını çevredeki kimi soy, kimi din, kimi mezhep birlikteliği olanların koruduğu, terör olaylarını bunların kimilerinin düzenlediği anlaşılmaktadır. “Gece silâhlı, gündüz külâhlı” sözü bunların ikiyüzlülüklerinin benzetilmesidir. Yıl içinde yüze yaklaşan şehit sayısı, bir anda dokuz şehitle yürekleri dağlamaktadır. Kendi iktidarının zayıflığı tartışılmasın diyerek sıkıyönetim ilânını birkaç ille sınırlı olarak bile göze alamayan yönetim hoşgörülü davranmakla sorumludur. Kent içinde sokaklara dağılarak izlerini yitirenleri arkadan çevirerek, önceden önlem alarak yakalayamayan, modern araç-gereçlerle donanımlı olmaya karşın Erzincan’dan Tunceli’ye kaçtıkları söylenenleri bulamayan kolluk güçlerinin yükü ve sorumlulukları ağıdır.

Batılıların ve Batılı kuruluşların kendilerinden birileri gibi korudukları Kürtçüler ülkeyi kana bulamaktan, yakıp yıkmaktan asla vazgeçemezler. İktidar içinde köken olarak kendilerine yakın olanların oldukça kabarık sayısı nedeniyle şımaranlar, onlara güvenenler hiçbir insanlık gereğini gözetmeden saldırmaktadır. Güngören’den sonra Erzincan saldırısı bu çılgınlığın kanıtıdır. Ama yalnız bunlar değil, şeriatçı-ümmetçiler de uslanmazlar. Bağımsızlığın, özgürlüğün, ulusal egemenliğin, uygarlık ve çağdaşlığın, lâikliğin değerini bilmediklerinden karşı çıktıkları bu kurumların yıpranıp yıkılması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bunlar için devletin, hukukun, ülkenin, ulusun hiçbir önemi yoktur. Kadınları insan yerine koymazlar. Irak’ta kimi sebzelerin yasaklanmasını değerlendirmek yeter. Yine bunlara göre “Din için dinsizlik, din ticareti ve sömürüsü mübahtır.” Böyle bir anlayışı insanlıkla, temiz inançla, gerçek dindarlıkla bağdaştırmak olanaksızdır. Ülkenin imamistan olması, din mezhep, tarikat oyunlarına sahne yapılması çıkarlarına uygun düşmektedir.

Lâkliğin bizi taşıdığı düzeyi kavrayacak yetenekleri yoktur. İnanca karşı akıl, dine karşı bilim, varsayıma karşı gerçek yaşama geçilerek inancın, dine karşı bilim, varsayıma karşı gerçek yaşama geçilerek inancın, dinin kötüye kullanılması önlenmiştir. Mustafa Kemal’in 1930’da söylediği “Din, gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların varlığını sürdürmeleri olanaksızdır. Yalnız şurası bilinmelidir ki din, Allah ile kulu arasındaki bağdır” sözüyle “Bizim dinimiz akla ve mantığı uygun için son dindir” anlatımı unutulmaktadır. Daha doğrusu anımsamak istenmemektedir. Günümüzde, bırakınız takiyyeci yöneticileri, hiçbir din adamı Mustafa Kemal ölçüsünde temiz dindar değildir.

Bağımlılıktan bağımsızlığa, kul-kölelikten ulusal egemenlikle yurttaşlığa, tutsaklıktan özgürlüğe, hilâfetten çağdaş devlete, ayrımcılıktan eşitliğe, geri kalmışlıktan uygarlığa, ümmetçilikten ulusçuluğa, yazgıcılıktan yaratıcılığa dinci saltanattan cumhuriyetle demokrasiye, karanlıktan aydınlığa geçmemizi Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Türk Devrimi’nin temeli olan Atatürk ilkelerine borçluyuz. Çok dilli, çok dinli, çok ırklı, çok hukuklu bir toplumun çağdaş niteliklerle ulus yapısına kavuşması en büyük, en anlamlı atılımdır. AB üyelik adaylığı bu yapı sayesinde gündeme gelmiştir. Müslüman çoğunluklu ülkelerin çırpınışları, çabaları, içinde boğuldukları düzen-sistem, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini doğrulamaktadır. Ama ne yazık ki bölücüler, yıkıcılar, çıkarcılar, sömürüden yarar umanlar kötülüklerinden vazgeçmemektedir. Yurtdışında ölen bir terörist için yapılan karşılama, cenaze töreni, açılan kırmızı bayraklar, atılan sloganlar acınacak durumumuzun kötü belirtileridir.

Bunların maşası ve kuklası durumuna düşmekten utanmayan içimizdeki destekçileri de işlerine geldiği için Ergenekon İddianamesiyle açılan dâvayı sömürerek derinleştirme istemektedirler. Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, Erzurum Kongresi öncesinde görevinden ayrılarak resmî giysisini (üniformasını) çıkarışını, çabalarını yalanlarla, yakıştırmalarla karalamakta, tarihsel bilgileri kendi amaçları doğrultusunda tersine çevirerek Türkiye’yi Türkiye yapan temelleri yıkmaya çalışmaktadırlar. Aydınlıkla ilgisi olmayan karınlık kişiler, Türk Ulusu’nun niteliklerinin simgesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu yapısının ocağı sayılan Anıt-Kabir’i ziyaretten kaçınan İran Cumhurbaşkanı’nın davranışını hoşgörüyle karşılamakta, Türkiye-İran ilişkileri için neredeyse yararlı bulmakta, Dışişleri Bakanı’nın “Ayrıntı” sözü gibi aymazca savunmaktadırlar. Bildiri-ileti göstericileri boş durmamaktadır. Kötülükleri kınamayı düşünmemektedirler.

Atatürk’ün Büyük Söylev’inde değindiği koşulların-ortamın oluşması onları ilgilendirmemekte, yine Büyük Söylev’de kınanan yabancı ve yabancılaşan kuruluşlarla Patrikhane’nin günümüzdeki benzer oyunları etkilememektedir. Kimileri AKP’ni uyarma etkinliklerine başlayacaklarını söyleseler de AKP’ni hiçbir şeyin uyaracağı görüşünde değiliz. Öyle olsaydı dincilik, kadrolaşma, partizanlık tüm aykırılıklarına karşın sürmezdi. Rüşvet söylentilerinin kanıtları yayınlanırken, sakıncalı öneriler geri çekilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığı ve onuru çiğnenirken çelişkiler sürmezdi. Demokratik Toplum Partisi Genel Başkan Yardımcısı terörün başlangıç gününü “15 Ağustos Zafer Bayramı” diyerek kutlamazdı, kutlayamazdı. Bir başka terör örgütünün başı Dursun Karataş için İstanbul’da gösteriler yapılmazdı. Bunların demokrasiyle ilgisi yok ki insanlıkla ilgisi olsun.

Devlet üniversitelerine rektör atamalarının ikinci aşaması yeni üniversiteler için gerçekleştirilirken ortaya çıkan aldırışsızlık ve sıkmabaş yandaşlığının ağırlığı gözden kaçmamaktadır. Bu sakıncalı yandaşlık, kadrolaşma, yöneliş yetmiyormuş gibi ancak dinsel bayramlarda, mevlitlerde, cenaze törenleriyle cuma namazlarında dolan camiler, fazla yapılması Diyanet İşleri Başkanlığı’nca eleştirilen camiler varken, mescitler her yerde açılırken Ankara’da VİP bölümlü onbeşbin kişilik camii yapımı düşündürücüdür. Kimi taşıt araçları gibi cami fazlalığı, yoksunluklar içindeki ülkemiz için gereksiz değil midir?



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe