| İlyas Salman |
Sevgili Recep Tayyip Erdoğan ve sevgili Ahmedinejad. İlk ve son kez ikinize de sevgili dememden doyalı kendimle onur duyuyorum. Çünkü Ankara’ya uğramadınız, tebrike layıksınız. Başlangıcı ve sonucu itibariyle emperyalizm karşıtlığı anlamında en onurlu savaş olarak değerlendirdiğim Kurtuluş Savaşı’nın komutanı Mustafa Kemal’in kabrini kirletemediniz. O mabede dokunmanız size şeref kazandırırdı belki ama sizden beklemediğim incelikle ya da tam tersini söyleyeyim beklediğim kabalıkla beni yanıltmamış oldunuz. Yazdığım şeyleri hakaret kabul etmeyiniz. Hayır, sizden ve mahkemelerinizden korktuğumdan değil. Özellikle AKP’ye oy veren % 47’ye saygı duyuyorum. Çünkü onların büyük çoğunluğu AKP’ye değil ABD’ye oy verdiklerinin farkında değillerdi. Aslında bu hafta halka evine giren ekmeğin fiyatının ucuzladığını, enflasyon denen canavarın azaldığını söyleyecektim ki… Bir baktım ki enflasyon denen meretin ne menem bir kötülük olduğunu halkımızın büyük çoğunluğu bilmiyor. En açık bir deyimle enflasyon, halkın alım gücünün azalmasına rağmen piyasadaki malların fiyatlarının artması anlamına geliyor. Bir de eklemekte yarar gördüğüm nokta şu: Başta besin maddeleri olmak üzere (çünkü aç karnın tok beyni olmaz.) zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının, bırakın alım gücünün önüne geçmesini, emeğin ve alın terinin kilometrelerce önünde ilerlediğini gördük. Bu korku verici koşullardan kurtulmanın yolunun antiemperyalist, antifaşist, antioligarşik devrimden geçtiğini bütün akıllı insanlardan duydum. Ama aklımızı karıştıran şu: Artık halkı içine alan ya da almayan bütün toplumsal dönüşümlere “devrim” der olduk. Söz gelimi kendi Kurtuluş Savaşı’mız sonucu hilafeti ve mutlakiyeti (padişahlığı) es geçerek ilan edilen küçük burjuva cumhuriyetinin birçok insan tarafından devrim adıyla anılması gibi.(Bu sözlerle Cumhuriyeti küçümsediğim anlaşılmasın. Bu önemli aşama devrimin ana konusudur ve sosyalist devrimin ön koşuludur.) Bir de 1979 İran’ında Humeyni’nin İslamik darbesinin Amerikancı Şah Rıza diktatoryasına karşı yapılmış bir devrim(?) hareketi olduğu anlamı çıkarıldı. Oysaki getirdiği sonuçlar açısından İslam dünyasındaki devamları itibariyle önemli bir harekettir ama devrim değildir. Çünkü devrim sonuç olarak ilerici yöne sahip olması gereken bir harekettir. Halbuki Ayetullahlar darbesi bırakın 20.yy’ın, M.S. 6.yy’ın gerisine düşmek gibi acı bir sonuca ulaşmıştır. Türkiye’de sosyalist devrime ulaşmak için öncelikli koşul; devrimci diye nitelenen azınlığın bu görevi namusla yüklenmesi. Namusla diyorum neden? Küba Devrimi’ne bir bakalım. Küba Devrimi’nin özelliği inançlı bir azınlığın inatçı kavgasına denk düşmesiydi. Sevgili ozanımız Mahsuni’nin “Puşt Amerika”sının her türlü karşı devrimci çabalarına rağmen. (Buna Domuzlar Körfezi çıkarmasını eklemek gerekiyor, hatta birinci sıraya koymak gibi bir hakkımız var bu değerlendirmeye. Akıl dışı görmek mümkün değildir) Hatta bir olgu var ki hep dip not olarak düşeriz ama başlık olarak nitelemek de ve üstüne basarak başnokta demekte yarar var. Bir ülkede ilerici nitelikte devrimin dinamosu ilericilerin gerçekte ileride olmasıdır. Bırakın düzenin düzülesi gerçeklerinden kendi dahil korkan ve kendi dışındaki devrimcilerin akıl gücünü kıskanan, ittifaklar konusunda kendini donatmamış, kendi dışındaki devrimcilerin liderlik niteliğin hiçe sayan sollamacıların nereye kadar bu hız koşusuna dayanacaklarını hesaplamak gerekiyor. Burjuva iletişim organlarının halkı oyalama, kafa karıştırma ve aldatma konularında ne kadar mahir oldukların kabul etmek gerekiyor. Bu uşakların beyin mıncıklama konusunda nereden ders aldığı biliniyor. Ama acaba devrimciler karşılarındaki güçlerin ne denli puştluk ustası olduklarını hesaplayabiliyorlar mı? Şimdi kendime çizdiğim yol konusunda şaşırtıcı bir açıklamam olacak. (Söz konusu sorunla ilgili bundan önceki sayılarda uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuştum.) Marks’ın akılcı sosyalizm anlayışına karşın Stalin’in iradeci uygulaması sınıfta kalmıştı. Bizim köylü solcularımız belki lafta Marks’tan çok söz ederler. Ama acelecilikleri ya da ne olacaksa bir an önce olsun gibi çabukluk severleri Marksist bakışa ters düşer. 1917 Ekim Devrimi’nin stratejik açıdan Marks’a yakınlığı bilinir. Ama şu konuyu kulak ardı etmek zordur. Çarlık Rusyasının o günkü acizliği Lenin’e kolaylık sağlamıştı. Benim çizdiğim yol şu.(Bu konuda açıklayacağım itiraflar “Anne Bak Kral Çıplak” isimli kitabıyla kendini çözdüğüne inandığım Melih Pekdemir’i olumlama anlamına gelir.) Mustafa Kemal’in kapitalist reformcu anlayışına dönüş başladı diye düşünüyorum. Kapitalist reformcu anlayış diye niteledim, ama gerçekçi anlamda günümüz devrimcilerinin izleyeceği biricik yol olarak dikkati çekiyor. Yanlış anlaşılmasın halkı devrimin malzemesi olarak düşünmüyorum. Elbette ki devrimi halk yapacaktır. Fakat direksiyonu kullanan şoförün becerisi ya da beceriksizliği ve acemiliği halkın devrimci gücünü köstekleyebilir. Burjuva demokratik devrimlerinin (reformlarını) küçümseyenler, tavşan atletlerin rolünü üstlenebilirler. Ama topukları birbirine sürten zayıf yarış atları gibi tökezlemeleri kuvvetle olasıdır. O zaman geriye düşen halkın devrim yolundaki zaafı halka yüklenmemeli. “Galip sayılır bu yolda mağlup” gibi boş avuntuların kimseye yarar getirmediğini süreç gösterdi. Az gelişmiş daha doğrusu geri bıraktırılmış ülkelerin gerçekleştirmeye çalıştığı dine dayalı sınıfsallıkla ilişkisi olmayan değişimlerin (devrimle) taban tabana zıt olduğu karşıtlığı anlaşılmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın İran gerici hareketi konusunda yazdığı şiir dil ve özellikle azınlık becerisi açısından şairin kendini tatmin noktası olarak algılanabilir. Bir Bakın Not: İran’ın devrime yürümediği süreç tarafından ispatlandı. Dinin desteklediği topuklarınıza değil, devrimci dünya görüşünün desteklediği aklınıza güvenin, öyle yürüyün. Bu yolda postalınız parçalanırsa yeni postal almak inatçı devrimcilere düşer. Eyvallah.
|