| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Ahmedinejad’ın ziyareti yanlış yorumlandı Geçen hafta Ahmedinejad’ın Türkiye ziyareti ve gerek cumhurbaşkanı, gerek başbakanla beraber oluşturduğu birliktelik bir algılama ile Türkiye’deki yönetimin, AKP iktidarının, görece özerk bir siyaset izleyerek Amerika’ya rağmen İran-Türkiye ittifakını oluşturduğu şeklinde yanlış yorumlanmıştı. Oysa bu olguyu analiz etmemiz için daha geniş bir perspektifle Amerikanın geçen yıldan bu yana BOP’nde ve Büyük Avrasya Projesi’ndeki değiştirdiği stratejileri göz önüne almamız gerekmektedir. Yani eski formülle yeni bir analiz yapmamızın mümkün olmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Baştan beri altını çizerek belirttiğim gibi İran’daki yönetimi değiştirerek kendine bağımlı Şii Hilali oluşturma projesi Amerika’nın değişmez bir stratejisi olarak karşımızdaydı ve bu noktada Amerika’nın İran’a müdahalesi kavramını hep gerçekten uzak bir söylem, statik bir söylem değil taktiksel bir medya dezenformasyonu olarak algılamaktaydık. Bu noktada geçen hafta Gürcistan’a Rusya’nın yaptığı operasyon ve Gürcistan’ın Rusya tarafından bloke edilmesi ve bu anlamda Azerbaycan’ın da Gürcistan’dan geçen boru hatları nedeniyle Rusya’ya yakınlaşma zorunda kalışı, Rusya’nın bölgedeki saflaşmada bir adım öne geçtiğini ortaya koymaktadır. Bu aşamayı iyi kavrayabilmemiz için kısaca 90 sonrası dönemde Rusya’nın küresel stratejideki yerine bakmamız gerekir. 90 sonrası Rusya’nın küresel stratejideki yeri 90’da Gorbaçov döneminde Sovyetler Birliği, iki süper güç olarak var olduğu dönemde, Sovyetler Birliği olmaktan vazgeçtikten sonra sanıyorduk ki Amerika’yla birlikte dünyada bir süper güç olarak dünyayı yönetmeye devam edecekti. Oysa bu dönem sonrası vasat bir ülke durumuna düşen Rusya, Sovyetler Birliği’nin parçalanması sonucu artık bölgesel bir aktör olma durumuna indirgenmişti. Yani küresel güç olma olanağı kalmamıştı. İşte bu noktada Brezezinski’nin ileri sürdüğü tez, Rusya’yı Batı Rusya, Tataristan ve Sibirya’nın oluşturduğu petrol yataklarının bulunduğu Rusya ve Asya Rusya’sı olarak üçe bölme stratejisini getirmekteydi ve bu stratejide bir biçimde Amerika’yla işbirliği yaparak yani demokratik bir Rusya söylemi içinde Yeltsin tarafından kabul edilmişti. O noktada Amerikan şirketlerinin Tataristan, Başkırdistan ve Sibirya Petrol yataklarını Rusya’yla beraber işletme projesi gündemdeydi ve o dönemde Brezezinski’nin tespitleriyle Hazar bölgesi, Türkmenistan ve Azerbaycan’daki petrol yataklarının Amerikan Şirketleri tarafından denetime alınması tartışılmaz bir politika olarak ileri sürülmüştür. Çünkü Avrasya Balkanları üzerindeki çelişkiler düzelecekti. Daha sonraki aşamada ise Putin’in iktidara gelmesi ve petrol fiyatlarının yaklaşık 150 dolarlara ulaşması ve her şeyden önemlisi Rusya’nın kendini yeniden yapılandırmasıyla giderek Amerika ve Avrupa karşısında yeni bir merkez olarak çıkmıştır. Bunu geçen yıl Cumhuriyet Mitinglerinin yapıldığı dönemde yazdığım yazıda, imparatorluk yani Amerikan İmparatorluğu, Avrupa ve Çin’in oluşturduğu eksene karşı enerji imparatoru olarak Rusya’nın küresel politikalarda Avrasya eksenli bir duruşa sahip olmaya başladığını ve Amerika’nın da stratejisini bu anlamda bu sürece göre yeniden belirlediğini vurgulamıştık. Bu denklem içinde Thomas Barnett’ın radikal bir Amerikan deniz kuvvetleri stratejisti olarak “Pentagon’un Yol Haritası 1 ve 2” geniş hacimli popüler kitaplarında vurguladığı nokta, Amerika’nın birinci küreselleşme ideolojisiyle Avrupa’yı, Hindistan’ı ve Çin’i kendine entegre ettikten sonra Rusya’nın da küreselleşme stratejisinde Amerikan sistemi içine entegre olacağıydı. Oysa buna karşılık Brezezinski, Rusya’nın bu denklem içinde söylendiği gibi Amerika’nın partneri olmaktan çok karşıtı olacağını vurgulamıştı ve bunu Huntington temelinde ele aldığında, Amerika ile Rusya arasındaki çatışmanın esas olarak uygarlıklar arası çatışma olacağını belirtmişti. Yani Huntington daha sonraki çalışmalarında İslam dünyasıyla Hıristiyan dünyası arasındaki bir çatışmayı değil Rusya ile Kosova’dan başlayan Kırım’a, Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya giden ana eksende Ukrayna ve Kafkasya eksenli bir çatışmanın olacağını vurgulamaktaydı ve biz de bunu bu denklem içinde yorumlamaktaydık. Bu denklem Rusya’nın üçe parçalanacağı, İran’ın aynı şekilde üç-dört parçaya bölündüğü zaman Türkiye’nin de parçalanması olarak ortaya çıktı. Ama Rusya’nın tekrar bütünleşmeyi, Kazakistan’ı, Özbekistan’ı ve giderek Kafkasya’da Azerbaycan üzerindeki dominantlığı artırması ve son olarak da Amerika’nın bölgedeki uzantısı olan Gürcistan’ın Rusya kontrolüne doğru gitmesi ister istemez Amerikan stratejistlerini bambaşka bir noktaya getirmiştir. Bu Türkiye’yi Amerika kaybediyor mu? sorusunun yanında İran’ı Amerika nasıl kazanabilir sorusunu gündeme getirdi. “ABD Türkiye’yi kaybediyor mu?” sorusunda Thomas Barnett Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini, Kürt bölgesini Türkiye’ye entegre ederek Türk-Kürt devleti adı altında bütünleşmsiyle “demokratik cumhuriyet” kavramı içinde bir strateji önermekteydi. Bu Pentagon’un Yeni Haritası-2 isimli kitabında belirtilen bir noktaydı. Amerika’nın Şii Hilali stratejisi Daha radikal olanı ve günümüzü ilgilendireniyse İslamabad’dan başlayarak İran’ı içine alan, Azerbaycan’ı içine alan ve Lübnan’a kadar uzanan bir hilal çizen Şii Hilali oluşturmanın, politik olarak bu Şii Hilaliyle Amerika’nın uzlaşmasını sağlamının önemli bir Amerikan stratejisi olarak önümüze konulacağını vurgulamaktaydı. Burada özellikle Rusya’da gaz kralı Putin’e karşı Selefi İslam’ın Suudi Arabistan’da Arap dünyasındaki Pan-Arap birlikle iktidara gelmesi ve Amerika’nın denetiminde olan bu bölgede Amerika’nın denetiminden çıkabilecek bir iktidarın oluşmasına karşı İran’ın mutlaka Amerika’yla birlikte bir siyasi ilişki içinde olması önerilmektedir ve bu önerinin temelindeki Şii Hilali kavramını Şah dönemi İran politikasına özdeşleştiren bir yakınlaşmayı Amerikan stratejisinin eksenine koymuştur. Bu anamda Türkiye’de de Türk Ordusuyla olan ilişkisini geliştirmek ve Türk Ordusuyla olan ana sorununun Amerika’nın PKK ve Kürt sorununu ve lâiklik karşıtı İslamcılık sorunu noktasında AKP ile Türk Ordusunun yönetiminin uzlaştırılması noktasında yeni bir sentez yeni bir Türkiye modeli çizerek Türk Ordusuyla olan çelişkisini çözerek Türk Ordusundaki antiamerikan ve Avrasyacı eğilimleri taşıyan unsurları bir biçimde tasfiye ederek Ordu’nun Rusya’nın, Türkiye’nin ve Amerika’nın ortak çıkarları olan Azerbaycan’daki boru hatları projelerine karşı Türkiye’nin Rusya’yı durdurma ekseni olarak görev yapması için yeniden bir yapılanmayı ortaya çıkarma noktasındadır. Bu Türkiye’yle Amerika’nın yeni ittifakı aslında 1980’lerdeki modele benzer bir modelin hayata geçirilebileceği ve bu anlamda da Ilımlı İslam biçim değiştirerek burada geçen yazımda belirttiğim gibi ılımlı, batıcı bir Atatürkçülük çizgisiyle de uzlaşma noktasında gelmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Türkiye-İran yakınlaşması ABD’nin teşvikiyle gerçekleşiyor Bunun da politik yansımalarını görmekteyiz ama daha radikal olanı ise İran’da Ahmedinejad ile olan çelişkisi Ahmedinejad’ın Türkiye’yi ziyareti konusunda kendini göstermiştir. Daha doğrusu bu çelişkinin antogonist olmadığın göstermiştir. Yani birçok yorumcu AKP’nin Amerika’ya rağmen Ahmedinejad’ı çağırdığı ve birlikte olduğunu düşünmesine karşılık gerçekte ne Ahmedinejad’ın ne de Türkiye yönetiminin aslında Amerika’nın buna karşı çıkışı değil tersine Amerika’nın teşvikiyle oluşmuş olduğu bir ilişki olduğunu çözememişlerdir. Yani hem bu konuda Ahmedinejad-Amerika yakınlaşmasının bir adımı olarak Türkiye’ye yanaşmakta hem de Türkiye’deki yönetim Amerika’nın stratejisine uyumlu olarak İran’la yakınlaşmaktadır. Bu yorumu nereden çıkarıyorum diye sorulursa, 2005 yılında Thomas Barnett tarafından yazılmış Pentagon’un Yol Haritası-2 Harekat Planlaması kitabından belli alıntıları okuduğumuzda olay daha net kendini gösterecektir. Bu uzun alıntıyı birlikte okuduğumuzda Türkiye’nin İran’la olan yakınlaşmasının aslında Amerika’ya rağmen değil Amerikan stratejisinin ürünü olduğu ve hatta bunun Gürcistan’a Rusya operasyonu dönemine denk düşmesinin aslında Rusya’nın Kafkasya’ya doğru yayılmasında İran’ın Rusya’ya karşı bir blok oluşturmak üzere Türkiye’yi Amerika’yla bloğa doğru yaklaştırmasını görmemizi netleştirecektir. Tabi ki bunu eğer bu perspektifi kurarsak karşımızaki resim daha da belirginleşecektir. Aşağıda Thomas Barnett’ten yaptığım büyük alıntıyı okuduğumuzda (sayfa 132) görüleceği gibi gibi Ortadoğu’daki petrole dayanan politikanın belli bir dönem sonra elden çıkacağı bu anlamda bu süreçte El-Kaide’nin Suudi Arabistan’da iktidar olması noktasını göz önüne aldığında karşısında Şii Hilali olan bir yapının ortaya çıkmasını görmektedir. Bu noktadan olaya baktığı zaman “...Şimdilik, ilk bakışta, bu seçim biraz garip görünebilir. Ne de olsa ezici çoğunluğu Sünni olan Arap Ortadoğu’sundan bahsediyoruz. Öte yandan İran, Arap yada Sünni olmak bir yana İranlı ve çoğunlukla Şii. Tüm bu farklılıklar İran’ın herhangi bir dış güç için niçin bölgedeki en önemli güvenlik ortağı olabileceğinin en önemli parçasını oluşturmakta. Bu durum bölgede kalıcı istikrar arayışında olan ABD için de geçerli. İran’ın genel görünüşü yalnızca benzersiz değil, ayrıca bölgedeki her sorunu İsrail’in varlığına bağlayarak her türlü siyasi reform talebine karşı bahane üreterek on yıllar içinde bir ideoloji haline gelen pan-Arapçı akımdan çok daha az etkilenmiş bir ülke. İran ayrıca, siyasi nüfuz tutkusunu askeri varlığı ile birleştirmeyi başaran tek Körfez ülkesi. Saddam’ın Irak’ının devre dışı kalması ile İran, bölgesel barış çabalarını, çok-uluslu terörist gruplara olan açık desteği ya da bulundurduğu askeri güç -özellikle nükleer bir güç haline gelen- ile sekteye uğratma gücüne sahip tek Körfez ülkesi haline geldi. Yalnızca İran, Bağdat ve Kudüs’teki barışa ve istikrara giden durumu etkili bir şekilde veto edebilir. Ve bunu Hizbullah ve Hamas gibi bölgesel terörist grupların niyetlerini destekleyerek ve onları yönlendirerek yapabilir. Yalnızca İran, Körfez dışına petrol akışının dengesini bozma kapasitesine sahip. Sadece İran Hazar havzasından elde edilen enerjinin ne kadarının güvenli bir şekilde Hindistan’a veya Çin’e ulaşabileceğini belirleyebilir. Ve yine İran, petrol ve doğalgaz üretiminde ilk beş içinde olmanın gücüyle ve ABD’nin gözünde uzun zamandır diplomatik açıdan hor görülen bir ülke olarak Asya’ya uzun vadeli iki taraflı enerji anlaşmaları yapma imkanı sunabilir, tıpkı Çin ve Hindistan ile başlayan süreçlerde olduğu gibi. Birçok açıdan, İran’daki Şii devrimci ruhu, arkasında, mollaların yönetiyormuş ve halkın kabullenirmiş gibi yaptığı, hükümetlerin reform yaparmış gibi davrandığı sönük bir siyasi düzen bırakarak uzun yıllar önce öldü. İran daha iyi bir yaşam için inanılmaz bir istek duyan ve içten içe kaynayan ürkütücü derecede genç bir toplum. Nüfusun büyük çoğunluğu giderek çok daha fazla küreselleşen dünyada kendilerine yaşamaya değer bir gelecek vaat etmeyen köktendinci mantıksız kuralların yerine çok daha mantıklı bir kural dizisi talep ediyor. ...Her ne kadar ABD ya da Merkez’in geri kalanı bu sonucu engellemeye çalışsa da İran bombayı elde edecek ve kim onları bu çabaları yüzünden suçlayabilir ki? Bush yönetimi İran’ın güney sınırındaki Taliban’ı ve batı sınırında Saddam Hüseyin’in rejimini kolayca devirdikten sonra İran bombaya sahip olmak için harekete geçmekle kalmadı, bunun olabildiğince hızlı olmasına çalıştı. Bunlar olurken ABD ordusu iki düşmanıyla uğraşmakla yeterince meşguldü ve Tahran’a karşı askeri bir harekattan kendiliğinden caydı. Daha önce belirtmiş olmakla birlikte, Tahran’ın hem Taliban’ın hem de Saddam’ın devre dışı kalmasından en hoşnut bölge gücü olduğunu yinelememe izin verin. Birçok açıdan, ABD’nin terörizme karşı küresel savaşı, istemeyerek de olsa, İran’ı güvenlik sorunlarının kaldırılması açısından bölgedeki en kârlı ülke durumuna soktu, şimdi ise ‘tüm bu çabalardan sonra karşılık olarak İran’dan bir şeyler almak hoş olmaz mı?’ sorusu dillendiriliyor. Dolayısıyla eğer İran ne olursa olsun bombayı elde edecekse, sormamız gereken soru ‘ABD bunu engellemek için ne yapabilir?’den ‘ABD bundan kendine ne çıkarabilir?’e kaymaktadır. İran geçmişte birçok iyi nedenden ötürü doğal güvenlik müttefikimiz olduysa, bu nedenlerin birçoğu bugün de geçerli, yalnızca mollaların (bize kötü anılar yaşatmış olan) devam eden diktatörlüğü yüzünden biraz muğlaklaşmış halde. İran konusundaki doğal amacımızın, dolayısıyla, bu dini liderliği marjinalleştirmek ve bir zamanlar keyfini sürdüğümüz güvenlik ortaklığını yeniden tesis etmek olması gerekiyor. Olanaksız mı? Hem Basra Körfezi’nde hem Orta Asya’da giderek artan askeri hakimiyetimizi Rusya’ya kabul ettirmekten daha çok değil. Batı Avrupa’nın NATO ve AB üzerinden birleşme çabalarından söz etmeye gerek bile yok. Nihayetinde, bir zamanlar 1970’lerin başlarındaki Sovyetler Birliği benzeri bir “şeytani” rejimle (kastettiğim yıpranmış bir otoriteryanizm, çökmüş bir ideoloji, çok-uluslu terörizmin kolaylaştırıcısı, nükleer düğmeye basmaya hazır bir parmak) ilişkileri yumuşatma yolunu seçmiştik, bunu yalnızca bahsi geçen rejimi sonraki yıllarda etkili bir şekilde yok etmek, süreç içinde uysal bir güvenlik müttefiki kazanmak için yapmıştık. Aynı yolu şimdi niye İran’da izlemeyelim? İran, bölgede, yönetimi ABD’den nefret eden fakat halkı bizi seven tek ülkedir. Evet, İran’dakii rehine krizi* çeyrek yüzyıl önce bizim için utanç verici bir deneyimdi. Ancak aradan bu denli uzun bir zaman geçmiş olması ve yeni nesil bir liderliğin gelmesi bizim böyle bir aşağılanmanın ötesine geçmemizi sağlayabilir. İran’la yapılacak büyük pazarlığı hayal etmek zor olmamalı. İran nükleer bombayı elde eder, diplomatik tanıma gerçekleşir, yaptırımların kaldırılması ve serbest ticaretin açılmasını İran’ın şer ekseninden çıkarılması izler. Karşılığında, İran, ABD’ye Filistin’de iki devletli çözüm ve Şii çoğunluğun kontrolünde istikrarlı bir Irak için uzun dönemli destek vermeli, bölgedeki terörist gruplara sağladığı desteği kesmeli, Suriye’ye Lübnan üzerindeki egemenliğine son vermesi için ortak baskı (birliklerin çekilmesi fena olmayan bir başlangıç) uygulanması ve -daha çok sembolik olarak- İsrail’in diplomatik tanıma süreci ile bu devletin var olma haklarının resmi deklarasyonu. Bu pazarlık, umut etmek için çok mu fazla? Kendinize şunu sorun: Bu adımların atılmadığı bir ortamda Ortadoğu’yu gelecekte barış içinde hayal edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum, dolayısıyla İran’ın nükleer bomba elde etmesini on yıllar içinde Ortadoğu barışı için olabilecek en iyi olasılık olarak görüyorum. Neden mi? Çünkü İsrail-Filistin çekişmesindeki en büyük engel hep Müslüman dünyasının askeri aşağılık duygusunu yaşaması olageldi. Bu duygu, ilk olarak yirminci yüzyılın ikinci yarısı boyunca gerçekleşen bir dizi savaşla başladı ve İsrail’in hem nükleer bombaya hem de onu bu savaşı sürdürebilmesi için desteklemeye hazır olan nükleer süper güçlere sahip olmasından -Ortadoğu Müslüman devletlerinin hep yoksun kaldıkları iki şey- dolayı insanların zihninde her zaman için kendine büyük bir yer edindi. İran’ın nükleer silahlara sahip olması sonunda Müslüman Ortadoğu’nun müzakere masasına İsrail’in nükleer dengi olarak oturabilmesi ile oyun alanının en yakın ölçüde yeniden düzenlenmesine yol açacak. Bu yalnızca bir fırsat değil aynı zamanda can alıcı öneme sahip. İran’ın nükleer bombaya sahip olmasını bölgedeki dengeleri bozacağından korkanlar için hiç de iyi bir tarihsel kanıt yok. Öte yandan tarihi kayıtlar oldukça açık: Nükleer silahlara sahip iki dengin bulunması bir tarafın sürekli olarak dengeyi bozmasından çok daha iyi bir eşitlik. İran teröristlere nükleer bomba verir mi? Eğer teröristler İran’ın doğrudan Batı’nın elde edemediklerini verecek olursa. Söyleyin bana, İran nükleer bombayı nihai olarak elde ettiği andan itibaren kendinizi hangi durumunda daha az rahat hissedersiniz; İran Batı’ya açıldığında mı, yoksa yalıtılmış olduğunda mı? Sizce Tahran ne zaman İsrail’e ya da Batı’ya karşı terörist bir KİS (Kitle İmha Silahları) saldırısını destekleyerek her şeyini riske atar -kaybedecek bir şeyleri olduğunda mı yoksa kaybedecek hiçbir şeyi olmayınca mı? Eğer Amerika İran’ın sorumluca hareket etmesini istiyorsa, İran’a bölgede bir takım sorumluluklar vermek zorundadır. Aynı zamanda, Tahran’ın hükümet içindeki reformcu unsurlarına, sert mollalardan nükleer güvenlik örtülerini esirgemeleri karşılığında birkaç küçük ekonomik hediye sunmak faydasız bir girişim olarak kalacak. Irak bu yolda ilerledikçe, bu senaryo bize İran’ın Şii egemenliğindeki Irak için bölgesel bir hami olarak ortaya çıkması konusunda umut vaat ediyor. Eğer kısa dönemde hem nükleer silahlı İran, hem de Şii egemenliğindeki Irak olasılığı Suudi Hanedanlığı’nı siyasi reform arayışında hızlandırmaya iterse bu çok daha iyi olur. ABD, kendisi için, Suudi Hanedanlığı’nı kendi kokmuş otoriteryanizminin rahatlığında tutma işini halletmek zorunda. Doğal olarak Irak’la ilgili tam bir çözüm elde etmek için, oluşmaya başlayan devlet içindeki devleti göz önünde tutarak Irak sınırlarının uzun dönem istikrarını karşılıklı olarak korumak istiyorsak, Türkiye’nin iyiliksever yönetiminin ve akıl hocalığının yeni oluşan bu ülkenin Kürt bölümü üzerinde etkili olmasını sağlamak gerekiyor. İdeal olarak, Irak’ın Sünni kesimi de benzer bir hamiliğin Suudi Arabistan tarafından üstlenilmesini kabul edecektir, fakat bu olumlu durumun Suudi Hanedanlığı’nın kısa dönemdeki tepkisinin, kendisini kronik bir ayaklanma olarak devam eden intifadaya karşı sıkı sıkıya kapatmak olacağı düşünülürse, ancak uzun erimde gerçekleşebileceğini görüyorum. Zamanla, ABD, İran’ın Yeni Merkez’in bölgede büyüyen güvenlik çıkarları için bir geçiş kapısı olma rolünü teşvik etmelidir. Son olarak, İran’ın tüm bir Basra Körfezi için verimli bir güvenlik çözümü olarak, Eski ve Yeni Merkez’i bir dizi çatışan karşılıklı ilişkide bir arada tutan öğe olarak bağlamanın iki taraflı birçok kazanımı olacağını görüyorum: ABD geleneksel müttefikleri olan Mısır, İsrail, Kuveyt ve Suudi Arabistan’a erişme imkanına kavuşacak, Avrupa’nın büyüyen çıkarları Türkiye, Suriye, Lübnan ve Filistin üzerinden ifade edilecek. Rusya bu denkleme hem Kafkaslar’da hem de Orta Asya’da istikrarı koruyabilme ihtiyacı doğrultusunda girecek. " Görüldüğü gibi bu ittifakları ele aldığımız zaman Amerika’nın stratejik olarak Ortadoğu projesinde yeni taktikler ve stratejiler geliştirecektir. Bunu teorik olarak sadece Barnett’in söylemlerinde değil pratikte de görmekteyiz. Yani Ahmedinejad’ın Türkiye’ye yaptığı ziyaret aslında Amerika’nın inisiyatifinde karşı değil Amerika’nın inisiyatifinde ve teşvikinde gelişmiş olduğunu açıklayabiliriz. Oysa bu anlamda bizim politika olarak hem Rusya’nın bu yayılmacı politikasına karşı çıkarken Amerika’nın da Rusya yayılmacılığına karşı çıkarak Türkiye ve İran üzerinde egemenliğini pekiştirmesine de karşı çıkmak durumundayız. Yani Rusya ile Amerika’nın Ortadoğu bölgesindeki çatışmsında Türkiye ve İran gerçek anlamda müttefik olarak Amerika’ya ve Rusya’ya karşı bir yeni eksen oluşturma şansına sahip olabilir. Bunun tarihsel kökeni de daha önceki yazılarımızda vurguladığımız gibi Selçuklu döneminde İran’la Türkiye tek bir Türk dünyası olarak yaşamış ve bu Türk dünyası bin yıldan beri devam eden bir bütünlüktedir. Aradaki tek ayrım Osmanlının Sünni olmasına karşılık Şah İsmail’in Şiiliği seçmesi nedeniyle Türk dünyası ikiye bölünmüştür. Oysa burada Türkiye-İran birliğini savunmak aslında tarihsel devrimde İran ve Anadolu’yu fethetmiş Türklerin oluşturacağı politikanın sonucudur. Tabi bu anlamda bu iki bölünmüşlüğün aşılması Türkiye ve İran’ın bütünleştirilmesi politik olarak bütünleştirilmesi hem Rusya’ya karşı hem de bu bölgedeki Amerikan egemenliğine karşı bir güç olarak ortaya çıkması için beklenen bir çizgidir. Ama bu iki ucu keskin bir kılıç olarak karşımızdadır. Sonuç olarak Amerika’nın icazetiyle yapılmış bu ilişkiler değil Amerika ve Rusya’ya karşı Türkiye ve İran’ın gerçek ittifakı söz konusu olmalıdır.
|