| Serap Yeşiltuna |
Kürtçü teröre karşı
DTP bildiriyor: PKK’nın istekleri kabul edilirse kimse ölmeyecek! Geçtiğimiz hafta PKK, Şemdinli’deki Aktütün Karakolu’na ağır silahlarla saldırdı. Çıkan çatışmada 17 askerimiz şehit oldu ve 20 asker de yaralandı. Türkiye’nin dört bir yanı şehit cenazeleriyle sarsılırken, birkaç gün önce de Diyarbakır’daki Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksekokulu’ndan çıkan servis PKK’nın saldırısına uğradı ve 4’ü polis biri şoför 5 kişi daha şehit düştü. Üst üste gelen bu iki acı olayı değerlendirirken, daha öncesinde yaptığımız çağrıları yinelemek istiyoruz. Şehit haberleri konusunda cimri davranan medyanın, “milliyetçilik” kokan yazılar yazmaktan kaçınan köşe yazarlarının ve yorumcuların bile sessiz kalamadığı baskınlar günlerdir enine boyuna tartışılıyor ve “terör konusunda artık bir adım atılması” gerektiği sonucuna varılıyor. Evet bir adım atılması çoktan gerekiyordu. AKP iktidarıyla birlikte verdiğimiz şehit sayısıyla önceki dönemlerin toplamını karşılaştıralım ve tablonun vahametini ortaya koyalım. Ortada tahammül sınırını aşan bir durum var. Bir tartışma yürüyor yürümesine ama atılması gereken adımlar değil PKK’nın “özgürlük” ve “barış” tezleri üzerinden terör karşıtlığı yapılıyor. Sanırsınız ki mağdur olan ölen Türk askeri ve her an PKK saldırısı ihtimali altında yaşayan Türk milleti değil de dağdaki PKK’lı ve hak arayışına çıkmış “zavallı Kürt”tür. DTP’liler tartışmayı dolaysızca ve yüzsüzce yürüttükleri için onların söylemleri üzerinden konuşalım. Ahmet Türk diyor ki: “Hiç kimsenin ölmeyeceği bir sürece varalım. Çatışmalar sürdüğü müddetçe maalesef ister PKK’lı, ister asker, ister köy korucusu olsun yaşamlarını yitirdiğini görüyoruz.” Hiç kimsenin ölmeyeceği süreç şu anlama geliyor. Devlet dağdaki teöristle uzlaşı içinde tartışarak, demokratik çözümler koyarak meseleyi çözecek ve PKK’lı insafa geleceği için de kimsenin ölmesine gerek kalmayacaktır. Hatta öyle ki DTPliler “toplumsal barışı sağlayamayan bir tartışmanın içinde olduğumuzu” söyleyerek çok önceden devleti uyarmış olduklarını küstahça dile getirdiler. DTP’lilerin söylemleri yalnızca Kürtçü ya da liberal ve Amerikancı aydınlar tarafından değil pek çok siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi tarafından dolaylı da olsa tekrarlandı ve Türkiye’nin güvenlik meselesi değil Kürtlerin hakları tartışıldı. Kürtlerin “kendilerini güvende ve özgür hissedecekleri demokratik bir ortamın yaratılması” için mücadele ettiğini söyleyen ve “aman kimse artık ölmesin” diye bu isteğe kucak açılmasını öneren barış çığırtkanları sadece ve sadece PKK’yı büyütüp beslediler. PKK’lılar da bu gazla yüzsüzlüklerine devam ettiler. En “çarpıcı” olanı da sınır ötesi operasyon izninin yenilenmesiyle ilgili tezkere üzerine Meclis’te yapılan görüşmeler sırasında DTP grup başkanvekili Fatma Kurtulan’ın yaptığı konuşmaydı. Fatma Kurtulan, Mustafa Kemal çözümü öneriyordu! Yanlış okumadınız! Birdenbire doğru yolu bulduğundan ya da bölücülüğe veda ettiğinden falan değil elbette. Kendi Kürtçü tezlerini Atatürk’e mal etmeye çalışan ve sıkıştıkları her durumda Atatürk’ü öne sürüp tarihi çarpıtmaya çalışan uyanıklar sadece akademisyenlerin içinde yok elbette. DTP’li Kürtler de zaman zaman Apovari böyle açıklamalar yaparak komik duruma düşüyorlar. Atatürk’ün “Misak-ı Milli’yi kardeş milletlerin milli sınırı olarak belirttiğini ve bu sınır için de Türk olduğu kadar Kürt de vardır” dediğini belirten Kurtulan, Atatürk’ün aslında iki ayrı toplumu kabul ettiğini, Kürtlere özerklik vaat ettiğini, 1924 Anayasasıyla da bundan vazgeçildiğini falan açıklamaya çalışıyor. Kürt sorunu ancak bu şekilde demokratik olarak çözülür ve bu ülkenin evlatları da toprağa verilmezmiş. Sonra da Ordu’nun operasyonlarına, silahlı mücadeleye karşı çıkarak tartışma, uzlaşı gibi gülünç çözümler öneriyor. Zaten senin orada olman, meclis kürsüsünden kolaylıkla bunları dile getirebiliyor olman yeterince uzlaşı ve tartışma olduğunun bir göstergesi. Sanki Kütlerin sesi kesilmiş, kimse konuşamıyor ve 22 tane şehidin üzerinden bir tartışma gündeme gelmiş değil de bir Kürt katliamı falan var sanırsınız.
Mustafa Kemal çözümünde Her fırsatta Cumhuriyet’i yıkmaya çalışan, bayrağa, İstiklal Marşı’na, dile karşı çıkan DTP’liler’in Atatürk’e sarılmaya çalışmaları aslında oldukça garip. Daha önce de tartıştığımız gibi Atatürk’ün Kürt politikası İngilizci, Perinçekçi tezlerle bilinçli bir şekilde çarpıtılarak Kürtçülük ve Türk-Kürt kardeşliği propagandası zaten uzun süredir yapılıyor. Ancak birilerinin bu DTP’lilere Atatürk’ün gerçek Kürt politikasını yeniden hatırlatması gerekiyor. Çünkü Mustafa Kemal çözümü dedikleri şey DTP’nin varlık nedenini ortadan kaldırmaktadır! Mesela bugün gerçekten Mustafa Kemal çözümü uygulanıyor olsa idi ne olurdu? Birincisi, değil DTP benzeri bir partinin kurulmuş olması, Meclis kürsüsünden bunun gibi konuşmalar yapmak bile Atatürk döneminde sertlikle engellenirdi. Atatürk dönemi Kürt politikası sonuna kadar tavizsiz bir politikadır. Misak-ı Milli sınırları içinde Kürtlük, Kürtçülük propagandası yapmak kesinlikle yasaklandığı gibi buna aykırı hareket edenler de en şiddetli şekilde cezalandırılmıştır. Atatürk’ün Kürtlere özerklik vaat ettiğini, sonradan bundan vazgeçerek Kürtlere ihanet ettiğini iddia eden çevreler Kurtuluş Savaşı Tarihini okusunlar. Türkler cephede savaşırken Ali Batı, Cemil Çeto, Milli Aşireti ve Koçgiri gibi ayaklanmalarla cepheyi genişletip emperyalistlere destek olan Kürtlere neden özerklik versindi ki Atatürk? Hadi tarihi belgeler çarpıtılıyor da, Sevr’e karşı duran ve “Kürdistan” fikrini cepheden reddeden bir önderin gerçek niyeti isyanlarla mücadele politikasından da mı anlaşılmıyor? Bugün terörle mücadele konusunda hâlâ sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapmaya çalışanlar, uzlaşı ve tartışma ortamını sağlam duruşa tercih edenler özellikle Atatürk’ün Koçgiri isyanının ardından izlediği politikayı incelemeliler. II. İnönü savaşı sırasında isyan eden Kürt aşiretleri bugün olduğu gibi cüretkar önerilerde bulunuyorlardı. Daha TBMM Ankara’da toplanırken yeni kurulacak Meclisi, ancak hükümetin “Kürdistan”ı özerk yönetim sayması ile destekleyeceklerini bildiren Dersim ve Koçgiri aşiretleri, Yunan Ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Sivas’a doğru yürüyerek Ankara Hükümeti’ne tehditler yağdırıyorlardı. Özerkliğin tanınması, cezaevlerindeki Kürtlerin salınması, Kürt çoğunluğu olan illerden Türk memurların çekilmesi vs. Ne kadar tanıdık değil mi? Sadece biraz özgürlük biraz uzlaşı ve demokrasi aslında… Ama Atatürk öyle yapmamış Yunan saldırısı karşısında gücünü azaltmak pahasına Kürtlerin üzerine yürüme kararı almıştır. Alın size siyasi irade! 45 binlik Kürt milisleriyle çarpışmalar 3 ay sürer ve isyancılar teslim alınır! Tabi tartışmaysa tartışma… İsyancılar milli mücadeleye karşı cansiperane çarpışırken Meclis’te destekçileri yok mudur? Kısa süreliğine de olsa evet! Kürt vekiller isyanın bu kadar sert biçimde bastırılmasına karşı çıkmış, isyanı bastıran Merkez Ordusu komutanı Nurettin Paşa’nın görevden alınmasını savunmuşlardır. Atatürk’ün duruşu ise onlara karşı yine sağlamdır ve Paşa’yı da kullandığı yöntemleri de sonuna kadar savunmuştur. İsyancılar ve Meclis’teki destekçileri aynı anda ezilir Ancak bundan sonra Meclis’te bunları tartışacak vekillere yer olmayacaktır. Atatürk, bu isyanları bastırmak için, “temsilcilerini Meclis’e sokalım ve dinleyelim belki isyancıları sustururuz” diye düşünmemiş isyan edenleri de onları savunanları da tek tek yargılatmıştır. Meclisteki savunucuları zaten kısa süre içinde ihanetin içinde yer almıştır. Birinci Meclis’te yer alan ve “Kürdoğlu Kürt” olduğunu iddia eden Bitlis Vekili Yusuf Ziya Bey, ikinci dönem Mecliste olmak yerine Şeyh Sait isyanını başlatan Azadi cemiyetini kuranlar arasında olacaktır. Başlangıçta Atatürk’ün yanında gibi görünen, destek verir gibi yapan tüm Kürtler de süreç içinde ihanetin içinde olmuşlardır. Heyet-i Temsiliye üyeliğinden Kürt Azadi Cemiyeti üyeliğine “terfi” eden Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey de başka bir örnektir. Atatürk bu ihanetleri yaşaya yaşaya tavizsiz politikalarında ne kadar haklı olduğunu görmüştür. Şeyh Sait isyanının ardından Takrir-i Sükun Kanunu’na karşı çıkan Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey “Hükümetin gayrikanuni olarak tevkife hakkı yoktur” demektedir. Yani bir nevi “operasyonları değil çözümü konuşalım”cı ya da “barışçıl ve demokratik çözüm”cü bir Kürt vekildir kendisi. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise Feridun Fikri’ye sormaktadır “Koca bir vatan irtica ateşi içinde yanarken asilerin karşısına anarşizmin hürriyetiyle mi çıkacağız?” diye. Atatürk ise anarşizmin hürriyeti yerine yeni cumhuriyetin varlığını korumayı tercih etmiş “devrimi başlatan tamamlayacaktır” diyerek Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri ile birlikte tüm isyancıların, gizli ya da açık tüm destekçilerinin sesini kesmiştir. Feridun Fikri ise tüm Kürtçüler gibi yine ihanet edenler içinde yer alarak 1926 yılında İzmir Suikastı davasında yargılanmıştır. Mustafa Kemal Çözümü: Tavizsiz politika ve sağlam duruş Tavizsiz politika ve sağlam duruş Atatürk dönemi Kürt politikasının en önemli özelliğidir. Küçük ya da büyük ne kadar ayaklanma varsa bastırılmış, az ya da çok ne kadar isyancı varsa cezalandırılmıştır. Destekçileri de süreç içinde hep Atatürk’e ihanet ve karşıdevrim çizgisinde olmuşlardır. Mustafa Kemal çözümünde gerici ve bölücü partilere de yer yoktur. Örneğin DTP ya da AKP’nin kapatılıp kapatılmaması tartışma konusu bile yapılamaz. Kaldı ki yapılmamıştır. Şeyh Sait İsyanı’nın ardından Bakanlar Kurulu kararı ile isyancıların kümelenme yeri haline gelen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası anında kapatılmıştır. Hatta buna ilk karar veren Bakanlar Kurulu değil kendi bölgesi içindeki şubeleri kapatan Şark İstiklal Mahkemeleridir. Alın size olağanüstü hal! Atatürk bu partiyi ve kurucularını Nutuk’ta da ağır biçimde eleştirmiştir: “Tarih gizli amaçlarla düzenlenmiş genel ve gerici Doğu ayaklanmasının nedenlerini araştırdığı zaman onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının dinsel konularda verdiği sözleri ve Doğu’ya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır” diyerek bir partinin verebileceği zararı ve ortadan kaldırılmasındaki gerekliliği ortaya koymuştur. Mustafa Kemal’in Ordusu Amerikan istihbaratına teslim edilmezdi Kürt isyanları bastırılırken bunun tek bir güvencesi olmuştur o da Türk Ordusu ve Ordu’nun devrime bağlı komutanlarıdır. Ağrı Ayaklanmalarında da, Dersim İsyanı gibi büyük çapta bir ayaklanmada da Ordu isyancıların başını ezmekte hiç zorlanmamıştır. Bunun için de ne Amerikan istihbaratına ihtiyaç duyulmuştur ne de BBG evi gibi bir teçhizata. Ordu’nun ve Devletin sınırlı imkânlarıyla ayaklanmalar bastırılmış, isyancılar da cezalandırılmıştır. Mustafa Kemal bir ayaklanma çıktığında “koalisyon güçleri neden sınır güvenliğini sağlamıyor ya da istihbarat paylaşımı neden artırılmıyor” diyerek ABD’li temsilcilerden medet ummak yerine hesabını kendi kurduğu Umumi Müfettişlerden sormuştur. Bu Müfettişliklerin başında da her zaman en çok güvendiği üst düzey bürokratlar ve komutanlar bulunmuştur. Herhangi bir Kürt ayaklanmasının çıktığı bir bölgede olağanüstü bir durum var demektir. Böyle bir ortamda “demokrasiye aykırı hareket etmeyelim, AB’nin gözü üstümüzde, bu işi masada çözelim, barışçıl yöntemleri kullanalım” gibi “ahmakça” bir bakışı açısı Atatürk de hiç olmamıştır. Dersim İsyanı öncesi örneğin Tunceli Kanunu’nu çıkarmak yerine “ben gidip isyancılarla görüşeyim, dertleri neymiş, belki ikna ederiz diye düşünmemiş”, zaten isyancıların arkasında da kimlerin olduğunun muhasebesini çoktan yapmış olduğu için meseleye sert çözümler uygulayarak eğilmiştir. İngilizlerin kışkırtıcılığına karşı onun tek bir silahı vardır: Devleti güçlü kılmak ve gerektiğinde silahı kuşanmak. Tunceli Kanunu da bir olağanüstü hal yasasıdır ve böyle hallerde demokrasi değil güvenliktir söz konusu olan. Mustafa Kemal çözümünde o ilkel koşullarda hava bombardımanı ile isyancılar etkisiz hale getirilirken, isyancıların fikri mücadele yöntemleri ve propaganda araçları da ortadan kaldırılır. Kürtçülük propagandası yapan yayınlar yasaklanır ve ciddi bir Türkleştirme projesi başlatılarak ayaklanma bölgeleri devlete ve Türkçeye tabi kılınmaya çalışılır. Atatürk örneğin, “bunların zaten kendi gazeteleri var onun yerine ben Kürtçe bir gazete yayınlatayım ve bu gazete aracılığı ile devlete karşı ayaklanmanın yanlışlığını anlatarak onları devlete yaklaştırayım” demek yerine Kürtçeyi hayatlarından çıkarmaya çalışmıştır. Bilmektedir ki dil varsa millet de vardır ve İngilizlerin Kürtçe ve Kürtçülük propagandasının önünü kesmek Türkçeyi yerleştirmekten geçmektedir. Atatürk, Şark Islahat Planı ve İskân Kanunu aracılığı ile ayaklanan Kürtlerin yakınlarını Batı’ya yerleştirmiş ve bu insanların hayatına da Türkçeyi ve Türk kimliğini sokarak ulus yapısını korumaya çalışmıştır. Görüldüğü gibi Atatürk siyasi irade palavralarına boyun eğmemiştir ama aldığı tüm kararlar, çıkardığı tüm yasalar çok ciddi bir siyasi “irade” ve kararlılığın sonucudur. O nedenle Mustafa Kemal çözümünde ne DTP gibi partilere yer vardır ne de Kürtlere boyun eğme, Kürtçülüğe taviz verme siyasetine. İsyan varsa, bu şiddetle bastırılmış, isyancılar idam edilmiş, yakınları da Türkiye’nin dört bir yanına dağıtılmıştır. DTP’lilerin propagandasını yaptığı gibi Atatürk değil Kürtlere özerklik vermek, isyanların ardından onları en küçük memurlukların bile dışında tutmuştur. Ortak vatan, kardeş halklar değil tek bir vatan ve tek bir milletten söz etmektedir Atatürk: “Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir” Bugün için de “mürteci beyinsizler”le mücadele yönteminin kararlı bir duruş olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Öyle birilerinin iddia ettiği gibi de “Mehmetçiği şehit eden ABD” falan değil, hükümetin omurgasızlığı ve seyirci kalışıdır. Eğer bu kez de bu ayaklanma bastırılmaz, sivil toplum örgütleriyle toplantılar yapılarak isyancılar ikna edilmeye çalışılır ve savunma stratejisi terk edilmezse bu karakol baskını son olmayacaktır. Türk Ordusu çapulcu birliğine ve Amerikan askerlerine boyun eğecek bir ordu olmamalıdır. Bir yanda Menemen Olayı’nda “bir tek” Kubilay’ın başı için “gerekirse Menemen’i haritadan silin” diyebilen bir komutanın Türkiyesi vardır, diğer yanda da 30 binden fazla şehidin karşısında boynu eğik istihbarat bekleyen bir acziyetin Türkiyesi… Siyasi irade ve içi boş özgürlükler değil, Kürtçülerin başını ezecek sağlam bir irade istiyoruz. Yani Mustafa Kemal çözümü ve kararlı duruş…
|